Türkiye’nin Meseleleri ve Çözüm Önerileri

İktisadi, içtimai ve siyasal gelişimle ifade edilen Modernleşme bütün toplumların ülküsüdür. Modern toplumlar yüksek hayat standartları geniş kişisel özgürlükleri ile geleneksel anlayışları insani gelişime uyarlama özelliğine sahiptir. Muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı, 2023 yılında dünyanın 10 en büyük devletinden biri olmayı hedefleyen Türkiye’nin kalan 12 yılda aşması gereken önemli sorunları vardır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından her yıl yayınlanan İnsani Gelişme Endeksine göre Türkiye 2009 yılında 182 ülke arasında 0,806’lık insani gelişme endeksiyle 79.sıradadır. Norveç’in ilk sırada olduğu insani gelişim endeksinde ilk sıralarda G8 ve bizim dışımızdaki OECD ülkeleri yer alırken Nijerya son sıradadır. BM insani gelişim endeksiyle, kalkınmanın ülke insanına yansımasını ölçerek ülkelerin gelişmişlik düzeyini sıralamaktadır. Türkiye yüksek gelişme düzeyi olarak kabul edilen 0,800’ün üzerinde bir değere sahip olmasına rağmen 78 ülkeden geride olması da yadsınamaz. Eğitim, sağlık, gelir dağılımı, çocuk ve kadınların toplum hayatında ki durumu, fertlerin satın alma gücü, saygın yaşam düzeyi gibi ölçütler esas alınarak hazırlanan insani gelişim endeksinde Türkiye’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) daha düşük ülkelerden geride olmasının nedeni eğitim ve sağlık sorunları, kadınların toplum hayatında geri planda kalması olarak görülmektedir. Bu durumda Türkiye ye eğitim, sağlık ve cinsiyet ayrımcılığı konularında ciddi reformlar yapması gerektiği tavsiye edilmektedir.

Türkiye’nin uluslar arası ölçekte gelişmişlik düzeyi bu şekilde görülürken işsizlik, ekonomi, gelir dağılımı adaletsizliği, eğitim ve terör gibi sorunlar vatandaşın günlük yaşamını olumsuz etkilemekte devleti yönetenlerden sorunlara çözüm beklemektedirler. Halka yönelik yapılan anketlerde ve gündemde en çok kalan siyasi tartışmalara baktığımızda da bir paralellik görülmekte; terör, işsizlik, eğitim, gelir dağılımı, yoksulluk, ekonomi, hukuk düzeni, sağlık, yolsuzluklar, iç-dış borçlar ile vb. alanlarda ki sorunlar Türkiye gündemini belirlemekte ve sorunların çözümüne yönelik tartışmalar birbirini kovalamaktadır. Dünyadaki gelişmiş modern ülkelerin birçoğu 2008 ekonomik krizine kadar bu gibi temel sorunlardan önemli ölçüde muzdarip değildi, 2008 küresel kriziyle işsizlik ve ekonomik sorunlar baş gösterse de daha sonra alınan önlemlerle o sorunlarını da hızla aşabiliyorlar. Türkiye ise çok uzun yıllar kangren olmuş aynı problemlerle mücadele etmesine rağmen temel sorunlarından kurtulamamaktadır.

Türkiye içinde bulunduğu sorunlardan kurtulacak potansiyele ve kaynaklara sahiptir. Küreselleşme adına birtakım iç ve dış dayatmalarla Türkiye’nin yönünün değiştirilmesi çabalarına prim vermeksizin ama demokratik, sosyal ve hukuk devleti nizamı öncülüğünde ulusal kaynaklarımızın optimum kullanımıyla ülkemiz muasır medeniyetler seviyesine ulaşacaktır.

Bu makalede, Türkiye’nin kendi kendine yeterliliğinin kalkınmasının modernleşmesinin önündeki en önemli problemlerinin temelinde yatan meseleler araştırılmış ve buna göre öncelikle çözümlenmesi gereken sorunlar incelenmiş ve çözüm önerilerinde bulunulmuştur.

I. GÖÇLER
İnsanların doğal, ekonomik, sosyal ve siyasal nedenlerden dolayı sürekli yaşadığı memleketlerden başka memleketlere doğru toplu veya bireysel olarak yerleşmelerine göç denilmektedir. İnsanların bir umudun peşine düşerek doğup büyüdükleri memleketlerinden göç etmelerinden kaynaklanan genel sorunların çözümü, göçlerin önlenmesine yönelik çözümlerden daha külfetlidir.

Göç kavramları, Net göç: Belirli bir alanın aldığı göçle verdiği göç arasındaki farktır. Alınan göç verilen göçten fazla ise net göç vardır. İç göç: Ülke sınırları içerisinde gerçekleşen göçlerdir. Mevsimlik göç: Çoğunlukla yaz mevsimlerinde inşaat, turizm ve tarım alanlarında çalışmak üzere geçici müddet çalışmak üzere gerçekleşen göçlerdir. Dış göç: Bir ülkeden başka bir ülkeye doğru yapılan göçlerdir. Savaş, baskı, mübadele, ekonomik, eğitim ve iş imkânları nedenleriyle dış göçler gerçekleşmektedir. Beyin göçü: Bilim ve tekniğin gelişmesine katkıda bulunabilecek iyi yetişmiş nitelikli insanların, daha iyi çalışma olanakları sunan gelişmiş ülkelere göç etmesidir. Ekonominin üç temel sektörü; tarım, sanayi ve hizmet sektöründen, tarım işgücünün tarım dışı sektörlere yönelmesi göçler nedeniyle gerçekleşmektedir. Ekonomik, sosyal, siyasal sebep ve sonuçlarıyla Türkiye’nin en önemli sorunlarının öncelikli kaynakları iç göçler ve beyin göçüdür. İç göçler ekonomik istikrarsızlık, işsizlik ve asayiş sorunlarına yol açarken; beyin göçü, bilimsel ve teknolojik gelişmenin kalkınmanın yavaşlamasına neden olmaktadır. Emeğin ülke içi hareketiyle sektör değişimi olarak da tanımlanabilen iç göçler önceleri çoğunlukla şehir kırsalından il merkezlerine doğru gerçekleşirken, daha sonra büyük şehirlere ve yakın çevredeki gelişmiş illere doğru kentten kente yaygınlaşmıştır. Yaklaşık 60 yıldır süren iç göçler günümüzde de yoğun şekilde artarak devam etmektedir. Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında toplam nüfusun dörtte üçü köylerde yaşıyorken günümüzde bu oran tersine dönmüş durumdadır (Tablo 1). 1980’li yıllarda artış kazanan iç göçler sonucunda kentleşme oranı hızla yükselirken kırsal alanlarda 2 milyon hektardan fazla tarım arazisi terk edilmiş, tarım ve hayvancılık gerilemiştir. 1980’li yıllara kadar dünyada gıda ambarı olarak görülen, ürün çeşitliliği ve bolluğu bakımından kendi kendine yetebilen ve ihraç eden Türkiye birçok üründe iç tüketimi karşılayamaz hale geldiğinden hayvancılık ve hububat alımında ithalata yönelmiştir. Tarımsal ve hayvansal kaynaklar beslenme ihtiyacının karşılanması yanısıra birçok sanayi iş kolunun da ana hammaddesini oluşturmaktadır. Türkiye yüzölçümünün %36’sını kaplayan 28 milyon hektarlık tarım arazisi maalesef uygun nitelikte kullanılamamaktadır. 8,5 milyon hektarlık ekonomik sulanabilme imkânına sahip tarım arazilerinin 4 milyon hektarlık kısmının sulanabiliyor olması, çoğunlukla kuru tarım yapılması, arazilerin hala nadasa bırakılması, modern yöntemlerde bilgi eksikliği, tarım iş gücünün sürekli azalması vb. sorunlar sonucunda tarımın Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) içindeki payı 1927’de %43 iken günümüzde %8’lere gerilemiştir. Göçlerle terk edilen kırsal alanlarda ziraatçılık ve hayvancılık azalırken, doğu bölgelerimizde kalan kırsal kesimde göçlerin yanısıra terör nedeniylede tarım ve hayvancılık gerilemektedir.

Türkiye’de iç göçlerin nedenleri:

-Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışı.
-Miras yoluyla tarım alanlarının daralması, topraksız köylü oranının fazlalığı.
-Tarım alanlarının ve sulama imkânlarının yetersizliği.
-İklim ve yer şekillerinin olumsuz etkileri ile doğal afetler, deprem, sel, kuraklık ve erozyonlar.
-Tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal işgücüne ihtiyacın azalması.
-Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler.
-Terör ve töre baskısı.
-Kırsal alanlarda Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği.
-Kentlerde istihdam ve iş olanaklarının fazlalığı.
-Kentlerde eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin yaygınlığı.
-Akraba ve tanıdıkların daha önce göç etmiş olmasının teşviki.
-Ulaşım ve iletişim alanlarındaki gelişmeler.
-Yüksek gelir beklentisiyle daha iyi sosyoekonomik düzeye yükselme arzusu.

İç göçlerin sonuçları:

-Ülke genelinde nüfus dağılımı dengesizleşir, kent nüfuslarında aşırı artışlar görülür.
-Yatırım dengesi bozulur.
-Kentler düzensiz ve çarpık genişler.
-Sanayi tesisleri kent içinde kalır ve çevreyi kirletir.
-Kentlerde konut sıkıntısı çekilir.
-Alt yapı hizmetlerinde yetersizlikler görülür.
-Kentlerde işsizlik oranı artar ve nitelikliler daha düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalırlar.

-Kentlerde arz/talep dengesi bozulur, ekonomi olumsuz etkilenir.
-Başta çocuk ve gençlerde olmak üzere kültürel farklar uyum sorunları oluşur.
-Yerel kültürlerden uzaklaşılır, akraba bağları ve aile yapıları zedelenir.
-Asayiş sorunları artar.

Köyden kente göçlerin belli başlı sonuçları yanısıra; Kırsal alanlarda ziraatçılık ve hayvancılık gerilerken, gecekondulaşmalarla plansız genişleyen şehirler, hızlı artan şehir nüfusunun istihdam sorunları, ekonomik istikrarsızlık yanısıra ekonomiden pay alamamanın getirdiği sorunlar ve suç oranlarında artışlara neden olabilmekte anarşiye yol açabilmektedir. Birçok köy terk edilmiş durumda yahut sadece yaşlıların ikamet etmekte olduğu köyler de bir nesil sonra tamamen terk edilmiş duruma düşecektir. Kırsal alanlardan başlatılmayan kalkınma ülke kalkınmasının önünde en büyük engeldir. Köylerin kalkınması Türkiye’nin kalkınmasının önünü açacaktır. Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” sözüne kulak verilmelidir.

Ne Yapmalı?

İç göçlerin olumsuz etkilerinden kurtulmak için öncelikle göçlerin engellemesi gerekir. Ancak göçleri yasaklayıcı tedbirlerle engellemeye kalkışmanın ilave sorunlara yol açacağı aşikârdır. Göçleri önlemek için vatandaşların refah düzeylerinin yükseltilmesi adına imkânlar geliştirilmeli (örneğin; ekim şartıyla arazi tahsisi, vergi muafiyeti vs.), bölgesel ihtiyaçlar avantajlar belirlenerek ve Türkiye’nin ihtiyacı olan yatırım alanları tespit edilerek yeni istihdam alanları açılmalı, bunun için devlet kamu kuruluşları ve belediye işbirlikleriyle yatırımcılar teşvik edilmelidir. Kırsal alanlarda biyoenerji tarlaları oluşturup, elde edilecek bitkisel yakıt ve atıklar için lokal kojenerasyon santralleri kurularak çevredeki yerleşim yerlerinin elektrik ve ısınma ihtiyaçları bu tesislerden sağlanmalıdır.
Kırsal alanlarda istihdama yönelik mesleki eğitime önem verilmeli geliştirilmeli ziraatçılık, hayvancılık ve ürünleri ile biyoenerji üzerine vasıflı ara iş gücü yaygınlaştırılmalıdır. Kırsal alanlarda tarım ve hayvancılık çoğunlukla babadan dededen kalma usullerle yapılmaktadır. Kırsal alanlarda yaşayan vatandaşların modern tarım yöntemleri ve besicilik hakkında eğitime ihtiyaçları vardır ve Türkiye bunu sağlayacak düzeyde yeterli potansiyele sahiptir, bu iş gücü değerlendirilmeli ziraat mühendisleri kırsal alanlarda ziraat ajanı olarak görevlendirilmeli, bir miktar arazi verilerek görev alanında yerleşik hale gelmeleri sağlanmalıdır. Her köye bir imam bir öğretmen gibi uygulamaya bir de ziraat mühendisi eklendiğinde köylülere sayısız faydası olacaktır.

Kırsal alanlarda hayvancılığın yaygın olduğu merkezi mahallerde (belde bucak vb.) hayvan hastaneleri açılmalı veterinerler görevlendirilmelidir. Sulama olanakları artırılarak tarım alanları genişletilmeli, kümes, besi ve ahır hayvancılığı yeniden yaygınlaştırılmalı, Tarım ve hayvancılığa dayalı sanayi kolları kırsal alanlara yönlendirilmelidir. Köylünün mazot, gübre ve tohum alımında yeniden teşvik uygulanmalıdır. Orman köylülerinin korunmasını teminen önlemler geliştirilmeli, ormanlardan elde edilen odun, yonga, kereste, reçine, kozalak vb. ürünlerini işletecek tesisler teşvik edilmeli orman köylerinde ortaklık ve istihdam olanakları sağlanmalıdır. Kıyı köylüleri balıkçılık deniz ürünleri, seracılık, turizm ve ortaklık konularında bilinçlendirilmelidir. Kırsal kesimlerde küçük sanayi kolları, kooperatifçilik ve dayanışma teşvik edilmeli, ortak girişimcilik teşvik edilmelidir. Yatılı bölge okulları, eğitim ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi ile köyden kente göçlerin önüne geçilecek, yaygın işsizlik oranı yukarıdaki tedbirlerin uygulanmasıyla tersine göçleri teşvik edecektir.

Beyin Göçü:

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki ucuz eğitim imkânlarıyla kıt ve sınırlı olanaklarla iyi yetiştirilmiş kalifiye iş gücünün gelişmiş ülkelere göç etmesidir. Beyin göçüyle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kalkınma yavaşlarken, iyi yetişmiş nitelikli beyinlere daha iyi ekonomik ve sosyal imkânlar sunan gelişmiş ülkeler daha hızlı kalkınmaktadır. Türkiye beyin göçüyle iyi eğitim görmüş nitelikli 100 kişiden 59’unu kaybetmektedir. Dünya Bankası verilerine göre yurt dışında eğitim gören Türk gençlerinin yurt içinde eğitim görenlere oranı %3,2 civarındadır. Yurtdışında eğitim imkânı edinen Türk öğrenciler lisans, lisansüstü veya doktora eğitimlerinden sonra çoğunlukla yurda dönmemektedir. Türkiye’nin, iyi yetişmiş nitelikli beyinlerden beyin göçü nedeniyle eğitim, bilim, teknoloji ve sanayide yeterince yararlanamaması büyük kayıptır.

Ne Yapmalı?

Gelişmiş ülkelerin sundukları iş ve fırsat olanakları karşısında gelişmekte olan ülkelerin tek başına beyin göçünü önlemesi mümkün olmamakla birlikte beyin göçünü minimize etmek öncelikli hedef olmalıdır. Ülkemizin gelişmesinin önündeki önemli engellerden biri olan beyin göçünü önlemek için öncelikle beyin göçü ile kaybettiklerimizin farkında olunması, önemsenmesi, sosyal ve ekonomik gelişme ile beyin göçüne neden olan itici faktörlerin çekici hale getirilmesi gerekmektedir.

Ülkemizin gelecekte ihtiyacı olacağı ve istihdama yönelik nitelikli eğitim politikası geliştirilmelidir. Gelişmiş ülkelere bedava nitelikli işgücü kazandıran yabancı dilde eğitim sistemi bilim dallarını kapsamayacak şekilde düzenlenmelidir. Dönüş ve dolaşım programları geliştirilerek, dışarıda uzun yıllar kalan uzmanların yurda ailece dönüşüne yönelik cesaretlendirici (Kore, İrlanda, Tayvan örnekleri gibi) entegrasyon programları uygulanmalıdır.
AB tarafından da desteklenen uluslar arası anlaşmalar ile yüksek nitelikli işgücünün serbest dolaşım imkânına kavuşması ve yurt dışındaki nitelikli insanlar ile üniversitelerimiz işbirliğini geliştirecek uzman iletişim ağları kurulması bilgi ve teknoloji transferinde, yurt dışındaki bilim insanlarımızın ülkemize aidiyet duygularının gelişmesinde, bağlarının kopmamasında önemli yararı olacaktır.
Üniversite Sanayi Devlet işbirliği geliştirilmeli, Ar-Ge ve araştırma altyapıları güçlendirilmeli destek imkânları genişletilmeli, katma değer üretecek tatbiki mümkün projelerin ödüllendirilmesi araştırmayı teşvik edecektir.

II. TERÖR
Türkiye’nin kalkınmasının önündeki diğer büyük engel terördür. Terörü önleme adına harcanan ülke kaynakları bütçenin büyük bölümünü oluşturmaktadır. Dış güçlerin parmağının olması devletin boşluk bırakmasındandır. Son 26 yılın terör bilançosuna baktığımızda 6700 şehit verilmiş, 5700 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 12 000 güvenlik personelimiz ve vatandaşımız yaralanmış yaklaşık 30 000’i ölü olmak üzere toplamda yaklaşık 50 000 terörist etkisiz hale getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin 2010 yılı bütçesi 286,9 milyar TL’dir yani yaklaşık 200 milyar dolar.
Türkiye’nin dış borcu Ocak 2010 yılı itibariyle 273,5 milyar dolardır. Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında israf olunan kaynakları ise 250 – 420 milyar dolar olarak ifade edilmektedir. PKK terör eylemlerinin başladığı 1984 yılından itibaren demokratikleşme adına birçok adımlar atılmış ancak terör eylemleri artarak devam ederken terör örgütüne güneydoğu halkının desteğinin de belirgin şekilde arttığı görülmektedir.
Türkiye’de göçlere de neden olan sosyoekonomik sorunlar terör örgütü ve destekçilerince araç olarak kullanılırken etnik ya da sınıfsal söylemlerle halkın ülkeye ve rejimine aidiyet duyguları zedelenerek siyasal hedefler gözetilmektedir. Terör örgütleri devletlerin yönetim sistemlerini hedef alarak rejimi tehdit ederken, terör örgütlerine gizli destek sağlayan dış güçlerde siyasal taleplerin yerine getirilmesi için devleti yönetenlere dayatmada bulunurlar.

Devletler ise öncelikle her türlü dış ve iç tehdide karşı kendi varlığını devam ettirerek halkına huzur ve güven ortamı sağlamayı amaçlar. Terörle mücadelede devlet görevlilerinin illegal yöntemlere başvurması yasaların yetersiz kalmasındandır. Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarından başlayarak değişik isim amaç ve yöntemlerle dönemsel olarak terörizm ve yıkıcı faaliyetlerle mücadele etmiş, önemli miktarda ekonomik kaynaklarını ve zamanını tüketmek zorunda kalmıştır.
Küresel güç olmayı hedefleyerek dünya nizamını istedikleri şekilde oluşturmak isteyen devletler ya da topluluklar, siyasal hedefleri doğrultusunda, hedef devletlerin egemenliğine, güvenliğine, rejim ve bütünlüğüne kastedecek şekilde ideolojik ve etnik özelliklerine hitaben ülkenin jeopolitik konumuna ve jeostratejik durumuna göre şekillenen tehditler üretir. Küresel güçler, hedef devletlerin ne kadar demokratik ve insan haklarına ne kadar bağlı olduklarına itibar etmezler, aksine bir taraftan demokrasiyi zedeleyecek faaliyetleri kışkırtırken diğer yandan insan hakları bahanesiyle baskı kurup siyasal dayatmalarda bulunurlar. Soğuk savaş dönemlerinde yoğun anarşik faaliyetlerle rejimi tehdit edilen devletlerin anarşiyi önlemek adına uyguladığı yöntemlerin demokrasiye olumsuz etkileri aynen terör tehdidi altında bulunan ülkelerde de terörle mücadele kapsamında alınan güvenlik önlemlerinin aşırılaşması, demokratik kısıtlamalara neden olabilmektedir.
26 yıldır süregelen PKK terör örgütünün yıkıcı, bölücü eylemlerinin ülke güvenliği ve birliğine yönelik tehdidini ülkemizin jeopolitik konumu göz önünde bulundurarak değerlendirmeli, teröre dayanak olan etkin özellikler, terörün nereden ve nasıl yönlendirildiği, genel, bölgesel ve sosyoekonomik etkileri buna göre tahlil edilmelidir. Terör üretenlerin iç ve dış destekçileri ile düşünce ve söylemlerinin kitleler üzerindeki etkileri çok iyi incelenmeli buna göre önlemler geliştirilmelidir.
1984 yılında Kürtçe konuşma hakkı diye başlayan PKK terörü son yıllarda Kürtçenin resmi dil olması ve Kürtlere özerklik taleplerine dönüşmüştür. PKK ve destekçilerince dile getirilen talepler Güneydoğu halkının sosyoekonomik ve insani sorunlarıyla ilgili değildir, terörün güneydoğuya yatırımları, ormanları, kamu çalışanlarını ve mevsimlik Kürt işçileri de hedef alması göstermektedir ki, terör üretenlerin dertleri geri kalmışlık ya da insani gelişim değildir.
PKK terörüyle halkta yılgınlık oluşturularak, kara propaganda desteğiyle paradigması değiştirilen halk yeni siyasal yapılanmalara ikna edilmeye kanıksatılmaya çalışılmaktadır. Siyasal taleplerin yerine getirilmesiyle ortalık güllük gülistanlık olmayacak yeni ve daha büyük vahim sorunlara yol açacaktır. Daha fazla etnik köken ayrımına yol açacak bu gibi gelişmeler küresel güçlerin amaçlarına hizmet edecektir. Küresel güçler; kendi ülkelerinde sınıfsal yâda etnik ayrımlara yol açabilecek her yolu tıkarken, hedef ülkelerde bu ayrımların uzun süreli iç karışıklıklara ve nihayetinde bölünmeye yol açacağının bilincindedirler.

Binlerce yıllık kültürlerin harmanlandığı coğrafyada yaşayan Kürt topluluklarında, ikinci sınıf insan muamelesi yapılan, okumaktan yoksun bırakılan kızların mal gibi satıldığı, berdel gibi adetlerin töre diye sunulduğu, kan davası gibi geleneklerin soyut kanun haline geldiği ilkel anlayışlar, bölgede yerleşik kültürel toplum yapısının oluşmadığını göstermektedir.
Kırsal kesimde yaşayan büyük çoğunluğu topraksız işsiz Kürt köylüleri “töre” diye dayattıkları adetlerle sömüren aşiret reisi denilen feodal derebeylerinin maraba olarak gördükleri Kürt halkının derdi Kürtçe okul ya da demokratik özerklik olması mümkün değildir, bu gibi taleplerin yerine getirilmesi yoksul işsiz insanlar aç mideler için bir şey ifade etmeyecektir. Umutsuz beklentisiz hayalsiz yetişen nesilleri bekleyen hayatın marabalık olduğu bölgede PKK’nın siyasal sözcülüğünü üstlenen aşiret ağası derebeyleriyle işbirliği içinde olması gözlerden kaçırılmamalıdır.

Ne Yapmalı?

Güneydoğu meselesinin temelinde insani sorunlar yatmaktadır. Feodal ağalık düzeninin yıkılması, kırsal alanlarda yaşayan halkın toprak sahibi yapılması, işsizliğe çözüm yolları aranması en önemli hedef olmalıdır. Bölgede yatırımların ve hayvancılığın gelişmesi teşvik edilmeli, halkın uygun iskân politikalarıyla sulanabilir yeterli arazi tahsisleriyle üretime katılması sağlanmalıdır.
Üreten bireyler hayal kurar kendini geliştirir ve ürettiği katma değerle ülkesine de katkıda bulunur. Din adamları törelerin dini emir olmadığını anlatmalı, eğitim önemsenmeli sadece yeni yetişen nesiller değil yetişkinler de çeşitli etkinliklerle bilinçlendirilmeli eğitilmelidir. Böylece bölge halkının devletine güveni bağlılığı ve aidiyet duyguları gelişecek, teröre alet olmayacaklardır. Eğitimli bilinçli bölge insanları memleketlerinde görev yapmaya özendirilmeli, zengin aşiret ağalarına vergi baskısı ve vergi muafiyetleriyle devlet ortaklığıyla yatırım yapmaya iş sahaları açmaya özendirilmelidir.
Tüm bunlar yapılırken ülkemizin birlik ve bütünlüğüne rejimine yönelik her türlü faaliyetlere karşı yasal boşluk bırakılmaksızın tüm tedbirler çağdaş ülkelerde olduğu gibi gerçekleştirilmeli, devlete karşı yıkıcı faaliyetlerde bulunanlara, terörist ve destekçilerine yönelik cezalar caydırıcı nitelikte ve en ağır şekilde uygulanmalıdır.

III. ENERJİ
Çağdaş yaşamın en gerekli unsurlarından olan enerjinin, insan yaşamında ve kalkınmada giderek artan önemi enerjiyi stratejik bir güç unsuru haline getirmiştir. Çağımızda enerji kaynaklarına sahip olmak onları yönetmek başlı başına bir stratejik güce ve aynı zamanda çok önemli ekonomik avantaja sahip olmaktır. Bu nedenle günümüz ve geleceğin dünyasında kendi enerjisini üreten yöneten kendine yetebilen devletler yenidünya düzeni adıyla kurgulanan hegemonyalaşmanın dışında bağımsız etkin bir güç olabilecek geleceğini garanti edebilecektir.
Enerjinin üretim ve tüketimine yönelik bilimsel ve teknolojik araştırmalar hızla yaygınlaşırken enerji tasarrufu konusunda da çeşitli ar-ge çalışmaları ve teknolojik ürünler önemli bir sektör haline gelmiş, tüm dünyada enerjinin ucuz kaliteli ve sürekli kaynaklardan üretilmesi ile tasarruflu kullanılması ulusal çıkarların korunması anlamında algılanmaktadır.
19. yüzyıl başında 1 milyara ulaşan dünya nüfusu 20. Yüzyılda 2 milyarı aşmış günümüzde 7 milyara ulaşmıştır, 2050 de ise dünya nüfusunun 12 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Artan nüfus demek enerjiye talebin önümüzdeki yıllarda çok daha fazla olacağını göstermektedir. Dünyada yaygın enerji kaynaklarının fosil yakıtlar olması ve tükenebilir olması enerji kaynaklarının stratejik önemini daha da artırmakta ve küresel güçlerin yaygın enerji kaynaklarına sahip ülkeler üzerinde egemenlik kurma çabalarını artırmaktadır.

Enerji ve Enerji Kaynakları

Bilindiği üzere, herhangi bir hareketi yapan yâda yapmaya hazır olan kabiliyet olarak ifade edilen enerji, potansiyel ve kinetik enerji olarak ikiye ayrılmaktadır. Zemberek, pil, akü gibi bataryalarda depolanabilen enerjiler potansiyel enerji olarak adlandırılırken, bir hareket sonucu açığa çıkan enerji türü de kinetik enerji olarak tanımlanmaktadır.
Kinetik enerji elde edebilme yöntemleri hidrolik, termik, nükleer gibi ana enerji kaynakları ile rüzgâr, güneş, jeotermal, biomas gibi alternatif enerji kaynaklarıdır. Ana enerji kaynaklarında kullanılan akarsu, kömür, petrol, doğalgaz, uranyum gibi materyallerin sürdürülebilirlik ilkesine sahip olmaları, kesintisiz ve hiçbir şarta bağlı olmaksızın enerji üretimine imkân sağlamaları nedeniyle öncelikli tercih nedeni olmakta ve ana enerji kaynakları olarak anılmaktadır.
Dünyada yaygın mevcut ve kullanılabilir enerji kaynakları olarak; petrol %37, doğalgaz %24, kömür %26, akarsular %6, nükleer santraller %6, ve diğer alternatif enerji kaynakları ise %1'lik paya sahiptir. Türkiye’de bulunan belli başlı elektrik ve ısıl enerji kaynakları Petrol, Doğalgaz, Kömür, Odun, Akarsular, Jeotermal, Rüzgâr, Güneş, Biyoyakıt, Toryum, Uranyum, Asfaltit ve Bitümlerdir. Dünyada ki toplam rezervin %70’ine sahip olduğumuz Bor madeni ise geleceğin petrolü olarak görülmektedir. Zengin enerji kaynaklarımıza rağmen Türkiye’de kişi başına yıllık enerji tüketimi 1,2 ton, elektrik tüketimi 2278 KWh iken, enerji tüketiminde dünya ortalaması 1.45 ton elektrik tüketimi 2500 KWh, gelişmiş ülkelerde 3,1 ton-8900 KWh, ABD’de 6,5 ton-13500 KWh’dir. Türkiye’de ekonomik durgunluklar haricinde elektrik enerjisine talep her yıl ortalama % 5-6 civarında artmakta, bunun içinde her yıl 4-5 milyar dolarlık yeni enerji yatırımı gerekmektedir.

Türkiye’nin Enerjisi

Türkiye’de üretilen elektrik enerjisinin %81’i linyit, taşkömürü, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlardan elde edilirken, %19’u hidrolik, jeotermal, rüzgâr, biyoenerji gibi alternatif enerji kaynaklarından elde edilmektedir. Türkiye, güneş enerjisinde zengin bir potansiyele sahip olmasına rağmen halen bu kaynak kullanımı ihmal edilebilir düzeydedir.

Türkiye’nin Enerji Kaynakları Rezervleri (2008)

- Taşkömürü 1.334,62 milyon ton
- Linyit 8.375 milyon ton
- Ham petrol 42 milyon ton
- Doğalgaz 7 milyar m³
- Hidrolik 129.388 GWh/yıl
- Jeotermal 510 MW/yıl
- Biyoyakıt 2,6 milyon TEP
- Toryum 380 000 Ton
- Rüzgâr 48.000 MW
- Güneş 380 GWh/yıl
- Tabii uranyum 9129 Ton
- Asfaltit 77.477 milyon ton
- Bitümler 18.454 milyon ton

Türkiye’de 2008 yılında üretilen elektrik enerjisinin %82’si fosil yakıtlardan elde edilirken, %18’i alternatif enerji kaynaklarından elde edilmektedir. Fosil yakıtlar olarak nitelenen enerji kaynakları; linyit, taşkömürü, petrol ürünleri, doğalgaz, asfaltit ve bitümler gibi yer altı kaynaklarıdır. Türkiye’deki zengin petrol türevi asfaltit ve bitüm kaynakları sadece ısınma amaçlı kullanılmakta olup, elektrik üretiminde kullanılmamaktadır.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının 2008 yılı verilerine göre Türkiye’nin kurulu gücü 42.000 MW, Enerji arzı 200.000 GWh’dır. Ekonomik gelişime parelel olarak 2020 yılına kadar kurulu gücün yaklaşık 80.000 MW’a ve enerji arzının 360.000 GWh’a ulaşması beklenmektedir. Tablo 4 ülkemizde enerji kaynaklarının kullanıldığı alanlar ve enerji kaynaklarına göre enerji üretim miktarlarını 2008 yılı için göstermektedir.
Türkiye’nin enerji ihtiyacı % 73 oranında dışa bağımlıdır. Elektrik üretiminin büyük kısmı %62’si ithal fosil yakıtlarla karşılanmaktadır. İthal enerjiye 2007 yılında 33,8 milyar dolar, 2008 yılında 48,2 milyar dolar, 2009 yılında 29,8 milyar dolar, 2010 yılının ilk yarısında 17,5 milyar dolar ödedik.
Ülkemizde enerjinin verimli kullanılmaması, enerji tasarrufunun yeterince önemsenmemesi, alternatif enerji kaynaklarının yeterince değerlendirilememesi, elektrik enerjisine dönüşüm verimi %30 olan fosil yakıtlara dayanan enerji üretim ve tüketim yöntemleri, ülke ekonomik kaynaklarının büyük bölümünün yurt dışına çıkmasına neden olmaktadır. %18 oranında kaçak elektrik kullanımı ve %7’lik kayıplar, yüksek vergi oranları (%18 KDV) ile fonlar (TRT, Belediye ve Enerji Fonları) enerjinin tüketiciye pahalı (14 – 18 cent/KWh) ulaşmasına neden olmaktadır.
Özellikle sanayide üretim maliyetlerini etkileyen bu durum yerli sanayicilerimizin küresel ölçekte rekabet gücünü düşürmekte, yurt içi pazar payını ithal ürünlere kaptırmakta, yerli sanayimizin gelişim imkânları azalmakta, üretim maliyetlerinin yükselmesi sonuçta tüketiciye, çalışanlara, istihdama ve yine dolayısıyla ekonomiye olumsuz yansımaktadır. İnsan yaşamının en temel gereksinimlerinden biri olan enerjinin maliyetleri direkt ve dolaylı olarak insani yaşam kalitesini de olumsuz etkilemektedir.

Sürdürülebilir kalkınmanın doğal gereği olarak enerji ihtiyacının tam zamanında temiz, güvenilir ve ucuz karşılamanın önemi kadar enerji üretiminde çevresel faktörlerin ihmal edilmesi de toplumsal yaşam kaynaklarının israfına neden olmaktadır. Bu çerçevede fosil yakıtların çevreye olumsuz etkileri çözümü zor sorunlara neden olmaktadır. Fosil yakıtların büyük kısmını karbon ve hidrojen oluşturur, içlerinde kükürt, yanmayan maddeler ve radyoaktif madde bulundururlar.
Fosil yakıtların yakılmasıyla ortaya CO2 ve SO2 yanısıra radyoaktif maddeler ve kül çıkar. Yanma sıcaklığına bağlı olarak kullanılan havanın içindeki azot gazının yanmasıyla oluşan NOx gazı, atmosferde ozon ile etkileşime girip ozon miktarını azaltır. Ortaya çıkan karbondioksit ve kükürt dioksit gazı asit yağmurlarına neden olur. Bu durumun bitki örtüsüne, ozon tabakasının delinmesine, atmosfer ısısının yükselmesine neden olduğu bilinmektedir. Nükleer santrallerde ise atıkların depolanması sorun oluştururken, çevreyi çok olumsuz etkileyen kaza ihtimalleri, çevreye duyarlı insanları endişeye sürüklemektedir.
Ancak 50 yıllık süreçte 2 önemli kaza olmuş, güvenlik önlemleri önemsenen Three Mile Island nükleer reaktöründe ki kazadan reaktör çalışanları dâhil hiç kimse etkilenmemiştir, güvenlik önlemleri ihmal edilen Çernobil reaktöründe ki kazada ise çevre ülkeleri de önemli ölçüde etkilenmiş sonuçlarına katlanmak zorunda kalmışlardır. Çernobil kazasının öğretileri sonucu nükleer santraller de güvenlik önlemleri çok yüksek düzeye çıkmıştır. Günümüzde nükleer santrallere ilişkin tek sorun olarak atıklar gösterilmektedir. 1 GW elektrik üreten nükleer santralden yılda 60 m³ radyoaktif atık çıkmaktadır.
Bu atıklar yüksek ısısı nedeniyle önce 5 yıl süreyle soğuk su havuzlarında dinlendirilip, sonra ışınım oranının düşmesi için 60 cm kalınlığında beton ve çelik duvarlarla her türlü deprem sel yangın gibi afetlere karşı korunaklı ara depolarda 30 yıl bekletildikten sonra yerin 200-900 mt. altındaki tercihen eski maden ocaklarına gömülmektedir. Nükleer Santral teknolojileriyle beraber güvenlik önlemleri ve çevre kirlenmesini önleyici faktörlerin gelişmesi ve yeni nesil nükleer teknolojide uranyum yerine toryum elementinin tercih edilmesi nükleer santral risklerini azaltmıştır.

Hidroelektrik üretim santralarına ise ekolojikdokuya etkileri nedeniyle çevreciler tepki göstermektedir. Hidroelektrik santral yapımına uygun olup, biyolojik çeşitlilik ve doğal güzellik açısından önem arz etmeyen akarsu havzası olmayacağına göre, çevreyi olumsuz etkilemeyecek fosil yakıtlı termik santral günümüz koşullarında kurulamayacağına göre enerji üretim planlarında toplum yararı nasıl tecelli edecektir, çevre mi enerji mi?
Dünya Enerji Konseyi WEC’in öngörülerine göre 2020 yılına kadar tüm dünyada mevcut enerji talebi %50 artacaktır, bu oran gelişmiş ülkelerde %23 dolayında beklenirken, gelişmekte olan ülkelerde %100’ün üzerinde artış beklenmektedir. Yine enerji üretiminde petrol, doğalgaz ve kömürün başı çektiği fosil yakıt kullanımı %90 civarında olacağı düşünülürken, nükleer enerji üretim oranlarının %7,6’dan %4’e düşeceği öngörülmekte, alternatif enerji kaynaklarından elektrik üretiminde artış beklenilmektedir. Fosil enerji kaynaklarının büyük kısmını elinde bulunduran yâda işletmesine hâkim gelişmiş ülkeler, elektrik enerjisi üretiminde alternatif enerji kaynaklarına yönelirken 2009 yılında bir önceki yıla göre rüzgâr enerjisi üretimini %29,9, güneş enerjisi üretimini ise %69 oranında artırmıştır.
Alternatif enerji kaynaklarına yönelerek büyük yatırımlar hedefleyen gelişmiş ülkeler, bu yatırımları devreye alırken termik ve nükleer santralleri zaman içinde devreden çıkarmayı planlarken, en büyük alternatif enerji yatırımcılarından Almanya, önemli alternatif enerji yatırımlarına yönelmesine rağmen nükleer enerji santrallerini 2030’a kadar devre dışı bırakmayacağını açıklamıştır. Tablo 5, 2007 yılında bazı OECD ülkelerinde elektrik enerjisi üretimlerini göstermektedir.

Türkiye’nin 2009 itibariyle 44600 MW olan kurulu gücünün 8109 MW’lık bölümünü linyit kömürü ile üretim yapan termik santraller oluşturmaktadır. Bilinen linyit kaynaklarının tümünün elektrik üretiminde kullanılması halinde 10000 MW ilave kurulu güce yetebilecek, henüz aranmamış tahmin edilen yeni linyit, taşkömürü ve asfaltit kaynaklarının bulunmasıyla çok daha fazla termik santralin ihtiyacı temin edilebilecektir. Hidrolik kurulu güç potansiyelimiz 36000 MW olmasına rağmen bunun ancak 1/3’ü elektrik üretiminde kullanılmaktadır. 1997 yılında %38,5 olan hidroelektriğin üretim payı 2008 yılında %16,8’e düşmüş, doğalgaz çevrim santrallerinden elektrik arzı ise 2007’de %44 iken 2008’de %49,7’ye çıkmıştır. İstanbul ve Çanakkale boğazlarındaki çift yönlü akıntılar ile denizlerimizde ki gel-git akıntıları önemli bir enerji potansiyeli olarak değerlendirilmeyi beklemektedir.
Rüzgâr enerjisi potansiyelimiz 48000 MW kurulu güce tekabül etmesine rağmen mevcut kurulu güç 640 MW civarındadır. Ancak 2007 yılında 147 MW olan Rüzgâr santrallerinin kurulu gücünün bugün 640 MW’a ulaşması olumlu bir gelişme olmakla beraber halen yetersizliği aşikârdır. Rüzgâr enerjisine dayalı elektrik santrallerinin kurulu gücü Almanya’da 24000MW, İspanya’da 17000MW, İtalya’da 3736MW, Danimarka’da 2862 MW, Yunanistan’da 985 MW olduğu göz önüne alındığında eksikliğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
Güneş enerjisinde dünyanın en şanslı ülkelerinden birine sahip olmamıza rağmen, tüm Avrupa ülkelerinin toplamına eşit miktarda ki güneş enerjimizden elektrik üretiminde halen kayda değer oranda yararlanılmamaktadır. Termik santrallerin kuruluş maliyetleri ucuz olmakla beraber, ithal yakıt kullanılması, işgücü maliyetlerinin yüksekliği işletme maliyetlerini oldukça etkilemekte elektrik üretim maliyetlerini artırmaktadır. Önlenemeyen çevre etkileri göz önüne alındığında bu maliyet daha da yükselmektedir.
Nükleer santrallerin ise kurulum maliyetleri oldukça yüksek, işletme maliyetleri düşüktür, fizibilite etüt çalışmaları uzun zaman almakta ve temel atıldıktan sonra yapımı 6–8 yıl sürmektedir. Rusya ile yapılan 4800 MW Kurulu güce sahip 4 reaktörden oluşacak Nükleer santral anlaşmasının birinci ünitesinin gerçekleştirilmesi bile yaklaşık 10 yıllık sürece tekabül edecektir. Güney Kore ile yapılan görüşmelerinde olumlu sonuçlanmasıyla Türkiye’nin 20 yıllık süreçte 8 - 10 bin MW’lık Nükleer güç santraline sahip olması planlanmaktadır.
Ekonomik gelişime parelel olarak 2030 yılında ulaşılması muhtemel 110 bin MW Kurulu güç içinde nükleer santrallerin payı %9 dolayında olacaktır. Enerji arzında liberalleşme çerçevesinde yapımı süren ve planlanan ancak cansuyu hesapları yapılmadığı ve ekolojik dengeyi bozduğu gerekçesiyle bölge halkının ve çevrecilerin tepkisini çeken 2000’den fazla nehir tipi HES projesinin 2020 yılına kadar gerçekleştirilmesiyle toplam 25000 MW ilave kurulu güç ile hidroelektrik enerji arzında 125 000 GWh artış beklenmektedir. Enerji üretiminde kamu yararı ne yönde tecelli etmelidir, çevre mi enerji mi?

Bölgemizdeki devletlerden Rusya’nın yanısıra Ermenistan, İran, Bulgaristan, Romanya ve Ukrayna’nın nükleer santrale sahip oldukları bilinmektedir (Tablo 6), İsrail’in de nükleer güce sahip olduğu tahmin edilmektedir. Nükleer güç, ülke güvenliği açısından da caydırıcı unsur olarak görülmektedir.
2006 yılında dünya çapında 36 ülkede kurulu 465 Nükleer santralde toplam 367 793 MW kapasite ile elektrik üretilmiş, 29 661 MW kapasiteli 34 nükleer reaktör inşaat halindedir. 17 ülkede ilk nükleer santral inşaatı devam etmekte yahut planlama safhasındadır. Nükleer santral petrol ihraç eden OPEC ülkelerinde de tercih edilmekte ve enerji üretim planlarına dâhil edilmektedir. Nükleer santral yatırım maliyetlerinin yüksekliği, yüksek güvenlik gerektirmesi, atıkların depolanması gibi dezavantajlarına rağmen temiz, güvenilir, kesintisiz, ucuz enerji üretim ve yerli kaynakların kullanılabilmesi imkânları yanısıra çevreci olması ve gelişen nükleer teknolojinin sağladığı güvenlik nedeniyle günümüzde nükleer santral yatırımlarına karşı çıkmak anlamsızlaşmıştır.
Türkiye’nin bilinen Toryum ve Uranyum rezervleri enerji ihtiyacımızı yüzlerce yıl karşılayacak düzeyde olup, enerjide dışa bağımlılığımızı önemli ölçüde azaltacaktır. Küresel ısınmaya karşı atıklar biyoyakıta dönüştürülerek enerji üretiminde kullanılmakta böylece doğadan karbondioksit azaltılarak çevre korunurken önemli miktarda enerji ihtiyacı karşılanmakta endüstride de kullanım alanları sağlanmaktadır. Yenilenebilir çevre dostu sosyoekonomik gelişme sağlayan karbon ve hidrojence zengin ve yüksek ısıl değeri nedeniyle değişik enerji formlarına dönüşebilen biyoyakıtlar günümüzde stratejik alternatif enerji kaynağı olarak değerlendirilmektedir.
Doğada her yıl 150 milyar ton biyokütle üretilmekte ve birçok gelişmiş ülke bu potansiyeli kullanabilmek için önemli yatırımlar gerçekleştirmektedir. Brezilya akaryakıt ihtiyacının % 80’ini biyoyakıtlardan karşılarken ABD’ye de ihraç etmektedir. Malezya ve Endonezya da biyoyakıttan akaryakıt üretip ihraç etmeye başlamıştır. ABD, Almanya, Çin ve Hindistan da yaygın kullanım alanları vardır. ABD biyoyakıtın yan ürünü gliserinden kalp stendi üretirken, Almanya biyoyakıttan doğalgaz üretmeyi başarmıştır.
Almanya 2006 yılında 3500 biyogaz tesisinden elektrik ihtiyacının % 1’ni karşılarken 2020’de %17’yi hedefliyor. Bunun için 7,6 milyar euro yatırımla 85000 kişiyi de istihdam etmeyi planlamaktadırlar. Türkiye’de halen çöp ve biyogazın yakıt olarak kullanıldığı toplam 14,6 MW kurulu güce sahip 4 adet santralden yılda 220 GWh elektrik arzı gerçekleştirilmektedir. Büyükşehir Belediyelerinin girişimleriyle, kentsel atıkların yakıt olarak kullanılacağı yap-işlet-devret modelli muhtelif elektrik üretim santralleri kurulmasına yönelik çalışmalarla yakın dönemde biyokütle santrallerinin kurulu gücü 200 MW’ı aşacaktır. Atıkların enerji kaynağına dönüştürülmesi kuşkusuz çevre için olumlu olmakla beraber metan gibi zehirli gaz salınımı nedeniyle ve tarım alanlarının biyoyakıt için ürün yetiştiriciliğinde kullanılması eleştirilmektedir.

Su insan yaşamının olduğu kadar doğal hayatında en temel yaşam kaynağıdır. Can suyu denildiği zaman; bitki örtüsü ve hayvan türlerinin su talebi, ekolojik asgari su ihtiyacı anlaşılmalıdır. Tabiatın doğal döngüsü içinde çevre korunduğu sürece su kaynakları yaşamaya devam edecektir. Enerji üretiminde çevrenin ihmal edilmesi bindiğin dalı kesmektir. Çağdaş yaşamın ve kalkınmanın gereği olarak enerjinin üretimi de bir gereksinim olduğuna göre elbette enerji üretilecek ancak ekolojik şartlar da gözetilecektir. Bunun için yapılması gereken, enerjide liberalleşme şartları oluştururken çevreyi enerji üreticilerinin insafına bırakmayacak kuralların konulması, önlemlerin planlama ve sözleşme safhasın da alınmasıdır. Çevre faktörü ve doğal yaşam gözetilerek planlanarak kurulmuş Hidroelektrik santraller tercih edilen çevreci elektrik üretim sistemleridir.
En çevreci enerji potansiyeli olarak kabul edilen Güneş, Rüzgâr, Jeotermal, denizlerimizde ki gel-git dalgaları ve boğazlarımızda ki denizaltı akıntılarından elektrik üretimi tüm enerji kaynaklarına alternatif olarak sunulmaktadır. Türkiye sadece Alternatif Enerji Potansiyelini kullanarak uzun yıllar tüm enerji ihtiyacını karşılayabilecek konumdadır. Ancak sistemin önündeki ekonomik teknolojik stratejik ve politik boyutta ki engellerin zorlanması aşılması gerekmektedir.

Ne Yapmalı?

Türkiye jeopolitik nedenlerle küresel güçlere kurban edilmemeli, kendi öz kaynaklarını kullanarak enerji ihtiyacını karşılamalıdır. Böylece ekonomimiz üzerindeki büyük enerji yükü de pozitif katma değere dönüşecektir. Türkiye’nin enerji sorunlarının çözümü sadece bir tek yöntemle çözülemeyeceğine göre her türlü bilim ve tekniğin düşünüldüğü araştırıldığı kurumsal çalışmalarla uygun yöntemler geliştirilmeli uzun vadeli planlar uygulanmalıdır.
Türkiye enerjide izleyen değil izlenen ülke olmalı ve bunun içinde önce paradigmasını değiştirmelidir. Her il bazında enerji envanteri çıkarılarak, öncelikle her ilin kendi kaynaklarından enerji ve elektrik üretim ile enerji verimliliği yöntemleri araştırılmalıdır. Bunun içinde her ilde Akademisyen, EİE, TEDAŞ ve Sanayi Sektör temsilcilerinin katılacağı Enerji Planlama Koordinasyon Kurulları oluşturularak tamamı kurulan merkezi Enerji Verimliliği Koordinasyon Kuruluna bağlanmalıdır.

Enerji Planlama Koordinasyon

Kurullarının hazırladığı proje ve öneriler, merkezi kurullarda ortak stratejik gelişim programı çerçevesinde değerlendirilerek her ilin enerjide kendi kendine yeterliliğini sağlayacak projelerin hayata geçirilmesini teminen Enerji Bakanlığına önerilmelidir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının değerlendirilmesiyle bile her ilimizin kendine yetecek enerji potansiyeline sahip olduğu görülecektir. Enerji sektöründe liberalleşme çerçevesinde yap-işlet-devret modeliyle de hayata geçirilebilecek yeşil enerji olarak da adlandırılan yenilenebilir enerji projeleri, BM ve AB tarafından da finansal olarak desteklendiğinden kaynak temininde önemli bir sorun olmayacaktır. Üç yıl önce yürürlüğe giren 5627 sayılı Enerji Verimliliği Yasasının somut uygulamalarla altyapı-kapasite geliştirilmesini teminen il koordinasyon kurullarının teşkili ile merkezi Enerji Verimliliği Koordinasyon Kurulunun yetkileri genişletilmelidir.
Enerji kaynaklarımızın değerlendirilmesini teminen bilim insanlarımızın yurt dışında bu gibi ortak projelere katılması teşvik edilmelidir. Üniversitelerin bütün teknik bölümlerinde Enerji Verimliliği ders olarak okutulmalı, Enerji Mühendisliği ve Alternatif Enerji Kaynakları üzerine akademik çalışmalar yaygınlaşmalı teşvik edilmeli bu yönde hazırlanacak projeler ödüllendirilmelidir. Enerji verimliliği ve tasarruf yöntemleri üzerine görsel yayın ve afişler hazırlanarak halkın enerji tasarruf bilinci artırılmalıdır. Bazı illerde %80 dolayında olan kaçak elektrik kullanımı mutlaka önlenmeli, %25’lere ulaşan kayıp kaçak oranları toplamı, dünya normlarında kabul edilebilir %5 seviyesinin altına çekilmesini teminen yasal ve teknolojik önlemler alınmalıdır. Enerjide liberalleşme kuşkusuz enerji arzını çeşitlendirecek uzun vadede rekabet, ucuzluk getirebilecektir.
Ancak, serbestleşme koşullarında kurallar elektrik üreticisi firmaların insafına bırakılmamalı, yasal önlemlerle, elektrik üretim ve arzında güvenlik, çevre ve tüketicilerin korunmasına yönelik yaptırımlar sağlanmalıdır. Rüzgâr ve güneş enerjisinden elektrik üretimine yönelik vergi avantajları getirilerek desteklenmeli, kırsal alanlarda biyokütle ve atıklara dayalı elektrik santralleri ve ısınma yöntemleri teşvik edilmelidir. Türkiye kısa ve uzun vadeli enerji politikalarını oluşturarak kendi enerji potansiyeline uygun teknoloji ve projeler geliştirerek enerjide dışa bağımlılıktan kurtulacak, yerel kaynaklarımızın kullanımı ulusal kalkınmamızı hızlandıracaktır.

IV. EĞİTİM
Eğitim ülkelerin sosyal ve ekonomik kalkınmasını sağlayan insan gücünü üreten araç olarak geleceğe yönelik en önemli yatırımdır. Günümüz dünyasında anlaşılmıştır ki, geleceği kurtarmanın ve başarının en önemli kriteri insana yapılan yatırımdır. Kaliteli eğitim görmüş nitelikli bireyler, kültürel bilimsel ve teknolojik gelişimin en güçlü lokomotifini oluşturur, geleceğin dünyasını belirler. İşte bu nedenle nitelikli eğitim, para ve diğer her şeyden daha önemlidir. Gelecekte nasıl bir toplum, nasıl bir ülke, nasıl bir dünya hedefleri eğitimin temel önceliklerini belirler. Ülkelerin eğitim sistemleri gelişmişlik düzeyleriyle orantılıdır. Bilimsel düşünmeyi ve bilimsel yöntemleri yaşam biçimi haline getirebilmiş İleri teknoloji üretebilen toplumların hızlı kalkınma sürecine girerek modernleşmelerinin temeli düşünebilen sentezleyen ve analiz edebilen bireyler yetiştiren eğitim sistemlerine dayanmaktadır.
Eğitim uzun vadede sonuç alınacak bir yatırım olmakla beraber, ülkelerin sosyal ve ekonomik gelişiminin temel unsurlarını oluşturan insan gücünü hazırlayan bir araç olarak gün geçtikçe daha çok önemsenmektedir. Nitelikli eğitim yöntemleriyle kendini ifade ve özgüveni güçlenmiş aidiyet duygusu gelişmiş, ülke sorunlarının farkında olan ve sorumluluk duygusuna sahip bireyler üretilir.
Türkiye’de eğitim sisteminin temeli 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile 1926 tarihli Maarif Teşkilatı Kanununa dayanmaktadır. Bu yasalarla eğitim müesseselerinin tümü Milli Eğitim Bakanlığına bağlanarak eğitim sistemi kontrollü bir yapıya dönüştürülmüş, bireylerin baskı ve yönlendirme altında kalmadan inançlarını yaşamlarını, farklı inançlara saygı çerçevesinde toplum yaşamının uyum içinde sürdürülmesini varsayan laik bir milli eğitim sistemi oluşturulmuştur.

Bu amaç doğrultusunda Türk alfabesinin Latin harflere göre düzenlenmesiyle Türk dilindeki seslere daha uygun ve anlaşılmasındaki kolaylık gibi nedenler ve bu değişimi takip eden okuma-yazma seferberliğiyle okur-yazar oranında önemli bir artış gerçekleştirilmiştir. Türk Tarih Kurumuyla milli tarih şuur ve anlayışının gelişmesi hedeflenirken, Türk Dil Kurumu ile de Türkçenin sadeleştirilmesi ve zenginleştirilmesi amaçlanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin Milli Eğitim Sistemi, Osmanlı dönemi medreselerinden mektebe geçiş işlemini tamamlarken, laik eğitim düzeninin dini eğitimi daraltıcı yâda engelleyici şekilde uygulanması ise politik mülahazalara neden olmuştur.
Bunun sonucunda İmam Hatip okulları yaygınlaşmış ve bu da adeta medreselerin yeniden kurulması gibi algılanmış, bu tartışmalarda 1997’de 8 yıllık zorunlu ilköğretim uygulamasını getirmiştir. Yüksek öğretim düzeninde ise 1946 ve 1960 yıllarında çıkarılan kanunlarla Milli Eğitim Bakanlığının üniversiteler üzerindeki yetkileri azaltılmış, 1961 Anayasası üniversiteleri özerk eğitim kurumlarına dönüştürmüş, 1982 Anayasası ise tüm üniversiteleri Yüksek Öğretim Kurumuna (YÖK) bağlamıştır.

Günümüzde Türk Milli Eğitim sistemi Örgün Eğitim ve Yaygın Eğitim olmak üzere iki ana bölümden oluşmaktadır. Örgün Eğitim; okul öncesi, zorunlu ilköğretim, genel ve mesleki teknik ortaöğretim ile yükseköğretim kurumlarını kapsamaktadır. Engelli ve üstün yetenekli çocuk ve gençler içinde Özel Eğitim Kurumlarında eğitim hizmeti verilmektedir. Yaygın Eğitim ise; örgün eğitim sistemine girmemiş yâda herhangi bir eğitim kademesinden ayrılmış bireylere okuma-yazma, meslek kazandırma amacıyla halk eğitimi, çıraklık eğitimi, uzaktan eğitim gibi metotlarla verilmektedir.
Ayrıca Türk Milli Eğitim Sisteminde eğitim kurumunun tür ve özelliğine göre kurgulanmış Rehberlik ve Psikolojik Danışma Merkezlerinde öğrencilerin özellik ve ihtiyaçlarına göre kişisel, sosyal gelişim ile kariyer gelişim ve kariyer planlamasına yönelik hizmetler yürütülmektedir.
Türk eğitim sistemi örgün eğitimde 19 milyon öğrencisi ve 800 bini aşan eğitmen kadrosuyla birçok ülke nüfusundan daha fazla kitleye sahiptir. Elbette bu kadar büyük bir nüfusun eğitimi için de büyük fedakârlık, yapısal ve işlevsel önlemler, uluslararası işbirliklerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Ancak birey için en iyi olanın yani düşüncenin değil sistemin standartlaşması eğitim sistemlerinin statükodan arınıp kurumsallaşmasıyla mümkün olacaktır.
Ülkemizde toplam 61 binden fazla okul, 605 binden fazla derslik, 900 binden fazla eğitmen ve 26 milyona yakın öğrenci bulunmaktadır. Bilgi ve teknolojik gelişmelerin insan yaşamına egemen olduğu çağımızda bilginin üretim ve tüketim boyutu, toplumların gelişmişlik göstergesi sayılmaktadır. Büyük savaşlardan sonra barış ve istikrarı korumak adına uluslar arası işbirliklerinin geliştirilmesi bilimsel çalışmalarda da uluslar arası işbirlikleri doğurmuş, son yarım yüzyılda tüm insanlık tarihinde üretilenden daha fazla bilgi üretilmiştir.
Soğuk savaşın sona ermesiyle daha da gelişen işbirlikleri sonucu; son çeyrekte dünya ekonomik, sosyal, politik, bilim ve teknoloji alanlarında çok önemli değişim ve dönüşümler yaşamıştır. Avrupa Birliği gibi uluslar arası örgütler, toplumsal yaşamın her kesiminde bu işbirliklerini geliştirerek sinerji yaratmak ve bu sinerjiyle yaşam standartlarının yükseltilmesini hedeflemektedir. Bu çerçevede AB üye ülkelerle eğitim alanında işbirliği ve kaliteyi geliştirmek adına sekiz eylem planından oluşan Sokrates programı başlatmıştır. AB aday ülkesi Türkiye birliğe uyum çerçevesinde eğitim alanında iyileştirmeler yaparak Sokrates programlarına dâhil olmuştur.
Ancak AB eğitim standartlarıyla kıyaslandığında belirgin fark ve yetersizliklere sahip Türk eğitim sisteminin, AB üyeleriyle entegrasyonu ve eğitim kalitesinin AB standartlarına yükseltilmesi için mantalite değişikliği gerekmekte, yapısal ve işleyiş sorunları çözüm beklemektedir. Avrupa da güven ve beyana dayalı, sorumluluğu üstlenen bir eğitim sistemine karşılık Türk eğitim sisteminin güvensizlik ve kontrole dayanan, sistem yerine öğrenciyi suçlayan bir yönetim anlayışında olması, sistemin önünde aşılması gereken en önemli handikap olarak durmaktadır.
Türk eğitim sistemine bütçeden ayrılan pay, fiziki altyapı, donanım ve okullaşma oranları bakımından son yıllarda gelişme içerisindedir. Ancak okul öncesi eğitimde okullaşma oranı, hala Avrupa normlarına göre çok gerilerdedir. Halen okul, derslik, eğitim araçları ve laboratuar eksiklikleri yanı sıra eğitmen sayı ve niteliklerindeki yetersizlikler eğitim kalitesine olumsuz etki etmektedir. Çocukların kişilik gelişiminde ve yaratıcılıklarının ortaya çıkmasında, zihinsel ve sosyal gelişimiyle toplumsallaşmalarının sağlandığı 3-6 yaş eğitiminin daha fazla önemsenmesi gerekmektedir.
Eğitim kademelerinde mevcut laboratuar araç ve gereçlerin yeterliliği ile bunların eğitim sürecinde hangi sıklıkta kullanıldığı, öğrencilerin bunlardan ne derecede yararlandığı muammadır. Eğitim ödenekleri yanısıra hayırsever vatandaşların ve ailelerin eğitime katkıları da eğitim sistemine önemli miktarda kaynak sağlamaktadır. Eğitim kalitesinin artırılmasında mali kaynakların nitelikli kullanımının da büyük önemi vardır. Göçler nedeniyle kırsal alanlarda birçok okul atıl durumdayken kentlerde aşırı yığılma sonucu hala 50-60 kişilik sınıflarda ikili eğitim yapılmaktadır. Zorunlu ilköğretimden sonra okullaşma oranının önemli ölçüde azalması, zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıkartılması tartışmalarını başlatmıştır.
Okullaşma oranı kadar nitelikli eğitimin geliştirilmesi de önemsenmelidir. Test çözümleri ve ezberci eğitim yöntemleriyle sınıfta kalmanın zorlaştırıldığı bir eğitim modelinden optimum fayda beklenmemelidir. Katılımcı eğitim yerine sınav merkezli bilgi aktaran ezbere dayanan eğitim yöntemiyle düşünen, tartışan, araştıran ve bilgisini geliştiren nesillerin yetiştirilmesi beklenemez. Öğretmenin anlattığı öğrencinin dinlediği not aldığı sistemde kendi dünyasında düşünceye dalan öğrenci sınav zamanı aldığı notları ezberlediği ölçüde başarı elde etmekte ve sonra unutmaktadır.
Mesleki eğitimin seçenek olarak sunulduğu ama meslek edinmek için üniversite eğitimini gözeten öğrencilerini yarış atı gibi sınavlara hazırlatan bir eğitim sisteminin başarı ölçütü yüksek eğitime hak kazanmış öğrenci sayısı olmamalıdır. Mevcut sistemde üniversiteyi kazanamama ihtimali, öğrenci ve ailelerine kâbus yaşatmaktadır. “Benim çocuğum nasılsa üniversiteyi kazanır” inancıyla lise eğitimine yöneltilen bir öğrencinin üniversiteyi kazanamaması durumunda ve birkaç denemeden sonra umudu kestiğinde artık 20 yaşlarında hiçbir mesleği olmayan vasıfsız bir işgücü olarak hayattan ne gibi bir beklentisi olabilir? Çoğunlukla 18 yaşına kadar ailelerin insiyatifiyle okul kayıtları yapılan öğrenciler üniversite ve meslek tercihlerinde kendi iradeleri öne çıkabilmektedir.
Üniversite tercih aşamasına gelmiş öğrenciye katsayı dayatarak ilgi duyduğu sevdiği bir eğitimi almasının engellenmesi hangi demokrasi anlayışıyla bağdaşır, bu uygulamada fırsat eşitliğinden söz edilebilir mi? Yaşadığımız çağda 18 yaşına gelmiş bir gencin geleceğini kendi iradesiyle belirlemesine destek olunması Türkiye’nin yararınadır.

Üniversiteler, yaşam standartlarının yükseltilmesinde, ülke kalkınmasında, nitelikli insan kaynaklarının yetiştirilmesinde ve bilginin üretiminde çok önemli konuma sahip kurumlardır. Yeni bilgilerin topluma kazandırılması, ülke meselelerinin kritik edilmesi, kültürel değerlerin korunması ve zenginleştirilmesi gibi sorumluluklara sahiptirler. Üniversite eğitim sürecinin öğrenciler üzerindeki etkisi arttıkça tutum davranış ve değer yargılarının gelişmesiyle toplumda değişim süreci başlar, bir ülkede yüksek öğretim görmüş insanların sayısının artmasıyla toplumsal gelişim hızlanır. Sosyoekonomik kalkınmanın ve gelişmenin lokomotif kurumu üniversitelerin kuruluş misyonunu sahiplenmesiyle beklenen akademik fayda sağlanacaktır.
Günümüzde önde gelen birkaç üniversitemiz dışında ileri düzeyde bilgi ve teknoloji üretilmemektedir. Yeterli akademik kadro ve donanım imkânı sağlamadan açılan üniversitelerde, ekonomik ve sosyal imkânsızlıklar içinde düşük yaşam standartlarına mahkûm edilmiş akademisyenlerle hedef eğitim kalitesine ulaşılamamaktadır. Yüksek öğretim sorunlarına ilişkin yapılan bir araştırmada öğrenciler, kibirli ve mesafeli hocalar ile eğitim araçları laboratuar eksikliği ve ezbere dayalı eğitim sistemini başarısızlığın nedeni olarak göstermişlerdir.
Dünyada en iyi 500 üniversite sıralamasında sadece dört üniversitemizin yer alması iç acıtıcı bir durumdur. Bilimsel yayın sıralamasında 18. sırada bulunan ülkemiz, bilimsel yayınların etki değeri bakımından 50 ülke arasında 42. sırada yer almaktadır. Çok değerli birçok bilim adamının bireysel çabaları ile elde edilen başarılar kurumsal bir gelişimin sonucu olarak değerlendirilmemelidir. Akademik kariyer aşamasında kaliteli yayın ilkesinin benimsenmemesi temel bilim politika ve felsefesinin geliştirilememesi yayın kalitesinin düşmesine neden olmaktadır. Akademik kariyerini profesörlük unvanına taşımış bilim adamlarının rehavet içinde kendilerini bilimsel üretimden soyutlaması kabul edilebilir durum değildir.
Üniversitelerde aşırı kontenjan artışı, ders tekrarı ve af gibi nedenlerle kalabalık sınıflarda eğitim kalitesi düşerken, öğretim üyeleri daha fazla derse girerek ekonomik imkânlarını genişletmeye çalışırken ders sınav ve sınav sonuçlarının değerlendirilmesi aşamasında daralan vakitlerde araştırma ve kendini yenilemeye zaman ayıramamaktadır. Ortaöğretimden ezberci eğitim yöntemiyle test ile çözüm öğrenerek gelen öğrenciler üniversitede temel bilimlerde zorlanırken kalıplaşmış ezberciliğe dayalı öğrenim alışkanlığını sürdürmeye çalışmakta deneysel faaliyetlerden çekinmektedirler.
Üniversitelerimizin yönetim yapıları çoğunlukla kurumsallaşmamıştır. Rektör seçimiyle dönemsel olarak değişen akademik yöneticilerin idari tecrübesizliği mevzuat eksiklikleri nedeniyle sistem daimi idari yöneticilerin inisiyatifinde idare olunmakta üniversitenin kendi akademik bölümlerini iç dinamizme katamaması kaynak israfına yol açmaktadır.
Üniversitelerimizde eğitim genel tıp, genel hukuk, genel mühendislik, genel iktisat türlerinde verilmekte ihtisaslaşma yüksek lisans düzeyinde yapılmaktadır. İş ortamı ve toplum gereksinimlerine uygun niteliğe erişmemiş mezunlar iş hayatında bocalamaktadır. Üniversite sanayi işbirliğinde oluşturulması ve sürekliliğin sağlanamaması bilim ve yöresel gelişimi olumsuz etkilemekte ve öğretim ve Ar&Ge işbirliği gerçekleşmemektedir.

Eğitim sisteminin başarısı hakkında somut bilgi veren en önemli gösterge öğrenci davranışları olarak görülmektedir. Eğitim sürecinde eğitimin bütününü kapsayan ölçme ve değerlendirme etkinlikleriyle yapılacak gözlemler öğrenci davranışlarının hangi düzeyde olduğu, ne tür yetersizliklerinin bulunduğu, olumsuz davranış tarzları belirlenebilecekken, öğrencinin bilgi seviyesini belirleyen testlerle klasik ölçme yöntemleri kullanılmaktadır. Klasik eğitim modeliyle verilen bilgiyi “ne işime yarayacak” diye kulak ardı eden öğrencinin derse motive olması mümkün değildir, bilgiyi nerede, nasıl kullanacağını bilmeyen öğrenci aktif bilince sahip olmayacağından kısa sürede öğrendiklerini de unutacaktır. Eğitim süreci ekonomik, dini, çevre faktörleri gibi nedenlerle de olumsuz etkilenmektedir.

Ne Yapmalı?

Hiçbir eğitim sistemi, eğitime motive olmamış öğrencinin eğitim sürecinden hedeflenen faydayı elde edemez. Hareket ve aksiyona etki eden motivasyon duygusunun sağlanması için uygun atmosferin oluşturulması gerekir. Eğitim sistemi her şeyden önce öğrencisine, merak etmeyi, sorgulamayı ve düşünmeyi öğretmelidir. Öğrenci ile iletişim kuran, fizyolojik ve kültürel farklılıkları dikkate alan, bilginin ne işine yarayacağını öğreten eğitim programlarından beklenen fayda elde edilecektir.
Öğretmen, öğrencinin yetişme çağında aileden daha etkin rol oynamakta anne ve baba gibi öğrencinin idolü olabilmektedir. Bu nedenle öğretmenin öğrenciye yaklaşımı öğrenciye direkt tesir etmekte derse motivasyonu artan öğrencinin öğrenimi doğrudan etkilenmektedir.
Bu bakımdan öğretmen öğrenci ilişkisi çok önemlidir ve bunun için de öğrencilerini önemseyen tutarlı sakin telaşsız önyargısız eşitlikçi ve her sorularını cevaplayabilen bir öğretmenin öğrencisine önemsendiğini güvendiğini hissettirmesi ile öğrencide oluşan güven ve inanç duygusu öğretmen öğrenci ilişkisini olumlu yönde geliştirecektir. Bu sayede öğrenci üzerindeki olumsuz aile, okul ve çevre faktörleri öğretmen desteğiyle azalacak öğrenci derslerine daha fazla yoğunlaşacaktır.
Eğitim sürecinin en önemli faktörü olan nitelikli öğretmenlerin yetiştirilmesi eğitim sisteminin öncelikli hedefi olmalıdır. Nitelikli öğretmen, bildiklerini öğrenciye aktarabilen, kendisini yenileyebilen sınıf ve okul yönetiminde başarılı öğretim elemanlarıdır. Eğitim sisteminden iş hayatının beklentilerini karşılayacak düzeyde sonuçların alınmasıyla öğretmen niteliği arzu edilen seviyede olacaktır. Eğitimde Toplam Kalite Yöntemlerinin tüm eğitim kurumlarına yayılması ve uygulamanın titizlikle takibi ile sistem içerisinde bireysel hatadan kaynaklanan sorunlar ortadan kalkacak eğitim kademelerinde yeknesaklık sağlanacaktır.
Eğitimde kalite, bilgi kabiliyet ve beceri ile yenilikleri izleyebilme yeteneğinin geliştirilmesidir. Eğitim araçlarının, sosyal ve kültürel faaliyetlerin zenginleştirilmesi ile okul ve sektörel işbirliğinin sağlanmasıyla eğitim kalitesi gelişecektir. Eğitim sisteminin para kaynakları devlet bütçesi ve bağışlardır, bütçeden ayrılan payın büyük kısmı ise personel giderleri olarak kullanılmaktadır. Okulların katma değer üreterek imkânlarını geliştirmesine olanak sağlanmalıdır.

Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması, genel ortaöğretim kavramı kademeli olarak kaldırılıp, ortaöğretim kurumlarının istihdama dayalı mesleki öğrenime yöneltilmesi ile hem ara eleman üretiminde kalite sağlanacak hem de zorunlu eğitim sonucunda her birey meslek sahibi olacak ayrıca orta öğretimden itibaren üretilen katma değer eğitim imkânlarını geliştirecektir.
Eğitim sürecinde en etkili yöntem uygulamalı eğitimdir, uygulamanın üretime yönelik olmasıyla teorik bilgi pratikle pekişecek toplumsal ve sektörel beklentilere hazır mezunlar verilecektir. Okulların üretime katılması serbest piyasa imkânlarını daraltmayacak aksine genişletecek ve kalite getirecektir; çünkü, sektörel gelişimler iş hacmini büyütür. Okul öncesi eğitim ve ilköğretimden başlayacak okumayı sevdirmek, uygulamalı ve görsel eğitim programları, ortaöğretimde üretime ve üniversitelerde üretim ve proje geliştirmeye yönelik olmasıyla ülkemiz bilgi ve teknoloji üreten ve pazarlayan ülke konumuna gelecektir. Yüksek öğretim kurumlarının markalaşması yeniden özerk kurumlar haline getirilmesi özgür düşünce ortamı teşvik edilerek sağlanacaktır.
Okul ve Üniversite yerleşkeleri sosyal ve kültürel yaşam alanı haline getirilmeli, akademisyen ve öğrencilerin ortak yaşamın paydaları olarak kaynaşması sağlanmalıdır. Mezuniyet sonrası destek eğitimleri ile mezunların üniversite ilintileri devamlılık kazanacak üniversite sanayi işbirliğinin geliştirilmesinde önemli katkı sağlayacak, ayrıca ülke ve yerel sorunlara yönelik çözüm projelerinin teşvik edilmesi ile üniversiteler toplumsal yaşamda etkinleşecek toplum bilincini bilimsel sosyal ve kültürel katkıyla zenginleştirecektir.
Üniversite sanayi işbirliği ile ortak Ar-Ge programları devlet politikaları ile desteklenmeli bilim ve teknolojinin gelişmesinde bu işbirliğinin önemi göz ardı edilmemelidir. Modernleşme toplum bilincinin gelişmesi ile sağlanacaktır. Düşünce ve ifade özgürlüğü, akıl ve bilime duyulan inanç, bireyin önemsenmesi toplumsal aydınlanmanın tezahürüdür. Modernleşme yabancı sermayeyle değil bilim ve teknoloji üreterek gerçekleşecektir.
Gelişen teknoloji ve sektör ihtiyaçlarına göre önemsenmesi gereken meslekler Genç nüfusa sahip olmak bir ülke için umut ve övünç vesilesidir. Ancak genç nüfusun yeterli nitelikli eğitim olanaklarıyla donatılmış olması ülke geleceği açısından daha da umut ve övünç vesilesi olmakla beraber aynı zamanda ülkenin geleceği açısından güven artırıcı bir unsurdur.
Genç nesillerin eğitimsizliğinin doğuracağı endişeler kadar, istihdam politikası geliştirmeden yapılan eğitim programlarıyla oluşturulan meslek enflasyonuyla diplomalı işsizler ordusu üretmekte, gençlerin ve ülkenin geleceği açısından endişe vericidir. Gençlerimiz sırf üniversite kapısından dönmesinler işsiz görünmesinler diye bir tahta bir sınıf anlayışıyla sıra sayılarını artırmak kısa vadeli ancak sonuçları açısından kaygı verici çözümdür.
Bilgi ve teknolojinin hızla gelişip yaygınlaştığı günümüz dünyasında toplumlar üretenler ve tüketenler olarak ayırt edilmelidir. Üreten toplumlar sürekli gelişen, geleceği aydınlık nesiller üretirken; tüketen toplumların, teknoloji satın alarak varacağı yer pazar yeri olmaktan öte bir yer olmayacak, kalkınamayacak ve bir gün teknoloji satın alacak parayı da bulamayacaklardır.
Eğitim programları ülkenin yatırım programları ve kalkınma planlarına endeksli olmalı, gençlerin eğitimi sonrası istihdam edilebilirliği gözetilmelidir. Bunun için sermaye sahipleri de ülkemizin ihtiyacı olan alanlarda yatırım yapmaya özendirilmeli ve teşvik edilmelidirler. Ancak böylece hem istihdam alanları genişleyecek hem de planlı kalkınma gerçekleşecektir. İstihdama dayalı eğitim programlarıyla gençlerimiz işsizlikten kurtulacak gelecek endişesi taşımayacaklardır. Üniversite eğitimi sırasında da öğrenciler uygulamalı eğitim ve Ar-Ge çalışmalarına katılarak eğitim kalitesinin artırılmasını teminen laboratuar imkânları devlet desteğiyle genişletilmelidir.

Türkiye’de insanların kamu kurumlarında çalışmayı yaşam garantisi olarak gördüğü yıllar geride kalmak üzeredir. Devletin küçülmesi birçok sektörden çekilmesi ve özelleştirmeler sonucu kamu da istihdam alanları daralmıştır. Günümüzde iş garantisinin koşulu görevimiz de başarılı olmaktan geçmektedir. İkame edilebilir hizmetler de vasat bir çalışanın iş garantisi çalışma yasaları doğrultusunda işverenin takdirine bağlıdır. Ancak iyi meslek sahiplerinin iş garantisi; görevindeki başarısı, kendini geliştirebilme yeteneği, çalışma azmi ve iş ahlakıdır.
Popüler mesleklerden birine sahip olmak iş bulmayı kolaylaştırabilir ancak iş bulmak başarmak demek değildir. İş bulduktan sonra verilen görevde başarılı olmak, çevremizde ki insanlarla iyi bir iletişim içerisinde olmamızı gerektirir. Bunun içinde önce sevdiğimiz yâda sevebileceğimiz bir mesleğe sahip olmalıyız; çünkü başarı ölçütünün en önemli etkenlerinden birisi de mesleğini sevmektir.
Her Üniversite mezununun en az bir yabancı dili çok iyi düzeyde bilmesi gerekir. Meslek sahipleri yabancı literatürleri de takip ederek bilgisini sürekli yenilemeli, teknolojik gelişmeleri yakından izlemeli, mesleğini geliştirebilmeli ve edindiği bilgileri görevine yansıtabilmelidir. Bunların yanısıra disiplinli çalışan, kararlı, sosyal, kendisiyle barışık, işveren ve çalışma arkadaşlarıyla iyi ilişkiler içinde olan, iş ahlakına sahip bir meslek sahibinin iş güvencesi kaygısı olmayacak üstelik iş peşinden koşacaktır.
Türkiye’de istihdam alanı bulunan yâda yakın gelecekte istihdam alanı genişleyecek meslekler de akademik düzeyde eğitim verilmemekte yahut kısıtlı sayıda Üniversite tarafından verilmektedir. Aşağıda sunduğumuz bilim alanlarında gençlerimizin yahut daha çok gencimizin meslek edinmesine ihtisaslaşmasına olanak sağlanmalıdır. Öngördüğümüz Bilim Dallarının Üniversitelerimizde açılması ve yaygınlaşmasıyla hem önemli sayıda yeni istihdam olanakları sağlanacak hem de ileri teknoloji bilim ve üretiminin ülkemizde gelişimine önemli katkıda bulunabileceklerdir.

Toplam Kalite ve Stratejik Planlama Uzmanlığı

Tüm dünyada giderek yaygınlaşan küreselleşme eğilimi, Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkileri ve dünya devletleri ile daha fazla entegre olmamız, kurum ve kuruluşlarımızı küresel ölçekte içeride ve dışarıda büyük rekabet ortamına sokmuştur. Giderek artan rekabet şartları karşısında başarılı olmanın temel koşulu işletmelerin kurumsallaşmasından markalaşmasından geçmektedir. Bunun içinde tüm işletmeler toplam kalite yönetimlerini benimsemeli stratejik yol haritalarını hazırlayıp buna göre gelişimlerini sürdürmelidirler.
Ancak Türkiye üniversitelerinde toplam kalite standardizasyonu ve stratejik planlama konularında uzmanlar yetiştirilmemekte akademik çalışma bulunmamakta yalnızca bazı bölümlerde ders olarak verilmektedir. Toplam Kalite Yönetimi ve Stratejik Planlama konularında kendi çabalarıyla uzmanlaşanların bir araya geldikleri Dernekler ve danışmanlık şirketleri eliyle şirket elemanlarına verilen ücretli derslerle ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılmakta ancak bu da çoğu kez yetersiz olmaktadır.
Toplam Kalite Yönetim Sisteminin akademik bir çalışmaya ihtiyacı vardır. Aşırı dokümantasyon içermesi sistemin işlerliğini olumsuz olarak etkilemekte ve terk edilmesine neden olabilmektedir. Toplam Kalite Yönetim Sistemleri akademik çalışmalarla geliştirilebilecektir. Kurumsallaşmak isteyen işletmelerin rekabet edebilirliğini artırmak isteyen iş çevrelerinde sistem konusunda akademik eğitim almış uzmanlara ihtiyaç bulunmaktadır. Üniversitelerin İdari Bilimler Fakültelerinde en az lisans düzeyinde verilecek eğitimle mezun edilecek Toplam Kalite ve Stratejik Planlama Uzmanları Müşavirlik denetçilik yapabileceği gibi, Kamu ve Özel işletmelerde kolaylıkla istihdam edilecek aranan elemanlar olacaklardır

Hukuk ve Mevzuat Müşavirliği

Üniversitelerin Hukuk Fakültelerinde Genel Hukuk eğitimleri verilmekte lisans düzeyinde bir uzmanlaşma söz konusu olmamaktadır. Örneğin Ticaret, Adli suçlar, Terör ve AB Hukuku konularında uzmanlaşmış avukatlar yetiştirilmediği gibi İdari davalarda da uzmanlaşmış avukatlar bulunmamaktadır. Avukatlar mükellef talepleriyle vekâlet ettikleri davalarla kendilerini geliştirirlerken de kılavuz olarak Yargıtay kararlarını emsal almaktadırlar. Bu durum ise olaya ve mevzuatlara göre farklılık arz ettiği durumlarda yanlış yorumlara haksız yargılara yol açabilmektedir.
Gerçek ve tüzel kişilere ait işletmeler ise hukuki sorunlarında avukatlara yönelmekte avukatının yönlendirmesiyle hareket ettikten sonra “avukat beni yanlış yönlendirmiş, bilmiyordum” diye sızlanabilmektedir. Ticari meselelerinde muhasebecisine yönelirken de sonuçta muhasebecisinin hata yaptığından yakınabilmekte veya tersi durumlarda olabilmektedir. Özellikle yeni girişimciler de karşılarına çıkan mevzuatlar nedeniyle zorluklar yaşamakta bazıları iş yeri açamadan vazgeçmek zorunda kalabilmektedirler.
Mevcut yasa ve mevzuatlar yanısıra Resmi Gazetede yayımlanan yasa ve tebliğler dışında kamu kurumlarının yönergelerini de iyi takip edecek uzmanların yetiştirilmesiyle toplum yaşamında ve iş dünyasında ihtiyaç duyulan talebin karşılanabileceğini ve bu eğitimin vatandaşla devlet arasındaki bağları da güçlendireceğini düşünüyoruz.
Üniversitelerin Hukuk veya İdari Bilimler Fakültelerinde açılacak uzmanlık alanında yapılacak akademik çalışmalarla Yasa ve mevzuatların geliştirilerek uluslar arası normlara kavuşturulması temin edilirken mezunları da serbest müşavirlik yapabilecekleri gibi avukatlarla ortak çalışabilir, kamu kuruluşlarında ve büyük özel işletmelerde istihdam edilebilirler.

Sibernetik Mühendisliği

Sibernetik, makine ve canlılarda kontrol ve haberleşmenin şartlarını ve kânunlarını tespit eden bilim dalıdır. Sibernetik, canlıların hareket kabiliyeti ile makineler arasındaki çalışma benzerliklerini araştırır. Sibernetikte makine durum değiştirme, yani transformasyon kabiliyetinde olan her türlü dinamik sistem anlamına gelir. Gerek makinelerin, gerekse canlıların bütün faaliyetleri, birer transformasyondan ibarettir. Makinelerde transformasyon, enformasyon ve feed-back kontrol sistemiyle gerçekleşir buna Otomatik Kontrol Sistemleri denilmektedir. Canlılar da bilinç ve zihinsel faaliyetlerle gerçekleşen transformasyon kabiliyeti teknolojinin ilerlemesiyle bir ölçüde makinelerde de gerçekleştirilebilmektedir.
Sibernetik makineler de geliştirilen bilgi alışverişi ve bu bilgi alışverişiyle denge kurma ve yönetim kabiliyetini makine ve insan arasında karşılıklı bilgi alışverişiyle yönetme kabiliyetini gerçekleştirir. Uçakların otomatik pilota bağlanarak yol alması, gemilerin açık denizde rotasını belirleyerek yol alması, otomobiller de yol kontrol sistemlerinin geliştirilmesi ile robot teknolojileri sibernetik biliminin gelişimiyle mümkün olmuş, sibernetik teknolojiyle üretilen medikal cihazlar da tıbbın hizmetine sunulmaktadır.
Sibernetik konusunda çeşitli üniversitelerimizde çalışmalar yapılmakla beraber halen bir bilim dalı misyonuna sahip değildir. Dünyanın bir çok ülkesinde küçük devletler de bile Sibernetik Enstitüleri kurulmuş sibernetik biliminde Ar-Ge çalışmaları yapıp Sibernetik Mühendisleri yetiştirirken bu hususta eksik kalmamız üzücüdür.
Üniversitelerimizde Sibernetik bilim dalının kurulması, Sibernetik Enstitülerinin açılması, Mühendislik Fakültelerinin Sibernetik Mühendisleri yetiştirmesiyle ülkemizde ileri teknoloji yatırımlarına ilgi büyüyecek, bilim adamlarımız sibernetik teknolojisinin gelişiminde büyük adımlara ortak olabilecektir.

Genetik Mühendisliği

Genetik mühendisliği, canlıların kalıtsal özelliklerinin değiştirilerek, onlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırmalar yapan bilim alanıdır. Genetik mühendisleri, genlerin yalıtılması, çoğaltılması, farklı canlıların genlerinin birleştirilmesi ya da genlerin bir canlıdan başka bir canlıya aktarılması gibi çalışmalarla uğraşırlar.
Genetik mühendisliği, bilim insanlarının genleri bir organizmadan alıp diğerine aktarmalarına imkân veren bir teknolojidir. Bu teknoloji; nükleik asit hibridizasyon, rekombinant DNA, PCR, RNA,hücre kültürü ve monoklonal antikor tekniklerini içerir.

Genetik Mühendisliğinin uygulama alanlarının başında endüstri gelmektedir. Çeşitli endüstriyel ürünlerin (ilaç, besin vb.) istenilen nitelikte üretilmesi için yapılan çalışmalar bu teknolojinin daha da gelişmesine neden olmuştur. Tıpta özellikle kalıtsal hastalıklarının tanısının yapılmasında, tarım ve hayvancılıkta istenilen özellikte ürünlerin elde edilmesinde, çevre kirliliğin önlenmesi, madencilik vb. gibi pek çok alanda yine genetik mühendisliği kullanılmaktadır.
Bugün, genetik mühendisliği uygulamalarıyla daha sağlıklı yiyecekler, daha güvenli temiz bir çevre ve sağlık alanındaki gelişmeler insanlara sunulmaktadır. Günümüzde büyük bir hızla gelişen bu teknoloji, özellikle gelişmiş ülkelerde bir yarış halini almıştır. Hemen hemen tüm çevreler 21. yüzyılın "Biyoloji Çağı" olacağı görüşünü, büyük ölçüde moleküler düzeyde ve biyoteknolojide genetik mühendisliği tekniklerinin gelişmeleriyle ilişkilendirmektedir.
Üniversitelerimizde Genetik Mühendisliği bulunmamakla birlikte Genetik teknoloji Bilim dalı olarak Tıp Fakültelerinde ve Fen Edebiyat Fakültelerinde önemli çalışmalar yapılmakta, başta İTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere birçok üniversitemizde Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümleri lisans ve lisansüstü düzeyinde eğitim vermektedirler.

Nanoteknoloji Mühendisliği

Nanoteknoloji, maddeyi atomik ve moleküler seviyede kontrol etme bilimidir. Genel olarak malzemelerin atom atom ya da molekül molekül işlenmesi, ayrılması, birleştirilmesi ve bozulmasıdır. Maddenin nano boyutta kütle halinden farklı özellikler göstermesi, kütle halinde iken bir başka maddeyle reaksiyona girmeyen bir maddenin nano boyutta tam tersi özellik göstermesi nanoteknoloji bilimini önemsetmektedir. 1 nm, metrenin milyarda biridir.
Fizik, malzeme, elektronik, kimya, biyoloji gibi bilim dallarında nanoteknoloji çalışmaları yapılmaktadır. Nanoteknolojinin tıp, elektronik, bilişim, iletişim, savunma, uzay, malzeme, çevre, kimya, tekstil, gıda ve enerji üretimi gibi alanlarda uygulanma potansiyeli vardır. Dünyada nanoteknoloji alanındaki araştırmalar; ABD, AB, Japonya, Çin, G. Kore eksenli olarak yoğunlaşmıştır. Ayrıca Tayvan, İsrail, Kanada, Rusya ve Singapur’da da önemli çalışmalar yapılmaktadır. Ülkeler nanoteknolojiye çok büyük miktarda yatırımlar yapmaktadırlar.

Nanoteknolojiyle üretilen ürünler hızla yaşamımıza girmektedir. Kişisel bakım ürünleri, cam, seramik, LED televizyonlar, tekstil ve tıbbi sağlık malzemeleri nanoteknolojiyle üretilerek kullanıma sunulmaktadır. Türkiye de Bilkent, İTÜ, ODTÜ, Sabancı Üniversiteleriyle TÜBİTAK Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsünde kurulan Nanoteknoloji Araştırma Merkezlerinde önemli çalışmalar yapılmaktadır.
Nanoteknoloji Mühendisliği yakın geleceğin en popüler mesleklerinden biri olmaya adaydır. Ancak Türkiye de henüz hiçbir üniversitede mevcut olmamakla birlikte Malzeme, Metalürji, Fizik, Biyoteknoloji ve Kimya Mühendisliklerinde okuyanlar, öğrenci değişim programları vasıtasıyla yabancı üniversitelerin Nanoteknoloji Mühendisliği bölümlerine geçebilirler.

Endüstriyel Tasarım Mühendisliği

İnovasyon çağımızda çok önemli bir yer tutmaktadır. Bir ürünün görselliği yanısıra teknik özelliklerinin de geliştirilmesiyle uluslar arası rekabette pazar şansı artmaktadır. Endüstriyel Tasarım Mühendisleri pazar ihtiyaçları ve müşteri beklentilerine göre ürün özelliklerini geliştirebilmekte ürün çeşitliliğini artırarak, ürünün iç ve dış pazarlar da rekabet edebilirliğini geliştirmektedirler.
Temel mühendislik, inovasyon teknikleri ve endüstriyel bilgilerle donatılarak üniversitelerden mezun olan Endüstriyel Tasarım Mühendislerinin; otomotiv, uçak, gemi, makine imalat sanayi, moda, tekstil, cam, seramik endüstrisi, savunma sanayi, biyomedikal, tıp, plastik, toplu taşım üretim teknoloji şirketleri gibi pek çok geniş istihdam alanları bulunmaktadır.

Üniversitelerimizde Endüstriyel Tasarım Mühendisleri yetiştirilmemekte buna karşın bazı üniversitelerimizde lisans düzeyinde Endüstriyel Tasarım Bölümleri bulunmaktadır. Ancak Endüstriyel Tasarım bölümlerinde temel mühendislik dersleri bulunmayıp yalnızca ürün görselliğinin geliştirilmesine yönelik eğitim verilmekte bu ise bölümden mezun olan Endüstriyel Tasarım meslek sahiplerinin ürün geliştirme yeteneklerini kısıtlamaktadır. Mevcut Endüstriyel Tasarım bölümlerinden mezun olanlar halen Meslek Yüksek okullarında bulunan Mekatronik veya Makine bölümlerinde önlisans eğitimiyle temel mühendislik bilgisi edinmek suretiyle mesleklerini geliştirebilirler.
Erciyes Üniversitesinin geçtiğimiz Mayıs ayında Mühendislik Fakültesinde açtığını duyurduğu Endüstriyel Tasarım Mühendisliği bölümünün ülkemize yararlı olmasını ve yaygınlaşmasını diliyoruz.

Network (Ağ) ve Yazılım Mühendisliği ya da Bilişim Sistemleri Mühendisliği

Günümüz dünyasında iletişim büyük önem kazanmıştır. 10 yıl öncesine kadar haberleşmenin sadece telefon ve telsiz ile sağlandığı çağımızda bugün kablosuz bilgisayar ağlarıyla iletişim modelleri sunulmakta, yeni nesil sistemlerin gelişimiyle veri hatları üzerinden ses ve görüntünün aktarıldığı uygulamalar ve video konferans teknolojileri her geçen gün yaygınlaşmaktadır.
Bilgisayar tabanlı yazımlarla kurulan network topolojilerinin sunduğu imkânlarla gelişen ses ve görüntü aktarma işlevleri video konferans uygulamaları GSM tabanlı yeni nesil telefonlarla ceplerimize kadar girmiştir.

Türkiye üniversitelerinde Bilgisayar Mühendisliği ve Yazılım Mühendisliği bölümlerinde network ve yazılım eğitimleri verilmektedir. Uluslar arası Ortak Lisans Programları kapsamında son iki yılı ABD’de ki üniversitelerde olmak üzere İTÜ ve Atılım Üniversitesinde Bilişim Sistemleri Mühendisleri yetiştirilmektedir. Boğaziçi Üniversitesi de 2003 yılında Bilişim Sistemleri Mühendisliği bölümlerine öğrenci almış ancak üniversite senatosunda alınan kapatma kararıyla 2006 yılından itibaren öğrenci alınmamıştır.
Bilişim Sistemleri Mühendisliği öğrencilerine temel bilgisayar, yazılım, donanım, network topolojileri ve telekomünikasyon dersleri verilir. Bilişim sistemleri, organizasyonel amaç ve hizmetlere ve bu hedeflere varmak için bilgi teknolojisinin kullanımına odaklanır. Bilişim Sistemleri Mühendisleri gerekli bilgisayar donanımlarını temin ederek talep olunan yazılımı hazırlayıp hedeflenen iletişim şebekesi kurabilirler. Çok yaygın istihdam alanı vardır.

Pilotluk

Çağımızda yaşam standartlarının yükselmesi hava taşımacılığında ki gelişmelerle mümkün olmuştur. Hava taşımacılığının yaklaşık yüz yıllık tarihsel gelişimine baktığımız da hava trafiğinde çok hızlı bir gelişim görülmekte, askeri ve sivil alanda önemi giderek artmaktadır. Hava araçlarında ki gelişim uçakla yolculukları yaygınlaştırmış uzay yolculuklarının da önünü açmıştır.
Günümüz teknolojisiyle kısa kalkış ve dikey iniş yapabilen askeri uçak sistemlerinin sivil havacılıkta da kullanılmasıyla ve dikey kalkış ve dikey iniş yapabilen hava araçlarının geliştirilmesiyle hava taşımacılığının daha da yaygınlaşacağı yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olacağı kuşkusuzdur. Mevcut hava taşımacılığın da pilot ihtiyacının karşılanmasında güçlük çekilmesi ülkemizde yeterli sayıda pilot yetiştirilmemesi önümüzde ki yıllarda pilot ihtiyacında ülkemizin yetersiz kalacağını göstermektedir.
Türkiye de Hava Harp Okulunda, Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Yüksek Okulunda, Türk Hava Kurumunda ve özel uçuş okullarında ücreti mukabilinde sivil Pilotluk eğitimi verilmektedir. Bazı üniversitelerimizin Meslek Yüksek Okullarında verilen sivil havacılık eğitimleriyle de yer hizmetleri için ara elemanlar yetiştirilmektedir.

Hava taşımacılığının önemi ve pilot ihtiyacı gözetilerek yeterli sayıda pilot yetiştirilmesini teminen üniversitelerimiz de Pilot Eğitim Programları yaygınlaşmalıdır.
Türkiye de bir uçuş okulunun kuruluş maliyetinin 3 milyon Euro’yu bulması, bir eğitim uçuşunun maliyetinin 250 Euro’yu bulması, kısıtlı imkânlara sahip üniversitelerimizde Pilot Eğitim Programlarının yaygınlaşamamasının en büyük nedenidir. Devletimiz belli başlı bazı üniversitelerimizi Pilotluk Eğitim Programı açması için teşvik etmelidir. Aksi halde önümüzde ki yıllarda pilot açığı giderek büyüyecek Hava Yolu şirketleri yabancı pilotlara yönelecek, kaynaklarımızın yurt dışına çıkmasına neden olunacaktır.

Alternatif Enerji Mühendisliği

Enerji üretiminde yaygın kullanılan fosil (kömür-petrol-doğalgaz vb.) yakıtların tükenebilir olması, çevreye olumsuz etkileri ve yüksek maliyetleri nedeniyle bilim adamları yenilenebilir alternatif enerji kaynaklarına yönelmiştir. Günümüzde yenilenebilir enerji kaynakları olarak güneş, rüzgâr, biyoyakıt, denizlerde ki gel-git ve dalgalar değerlendirilmektedir. Ancak bilim adamları daha birçok alanda alternatif enerji kaynakları araştırmakta, yenilenebilir enerji kaynaklarının insan yaşamına en rantabl ve ekonomik sunulması için yeni teknolojiler geliştirmektedirler.
Alternatif Enerji Kaynaklarını değerlendiren ülkeler önemli miktarda kaynak israfından kurtulacağı gibi yüksek miktarda ilave ekonomik getiri de sağlayabileceklerdir. Büyük Sahra çölünün sadece %0,3’nün güneş panelleriyle kaplanması sonucu Türkiye dâhil tüm Avrupanın enerji ihtiyacının karşılanabileceğinin ortaya çıkmasının ardından Almanya 100 Gigawatt enerji üretmek üzere Sahra çölünde yatırıma başlamış 2015 yılına kadar 1 Gigawatt üreteceği 11 Güneş Enerjisi projesi için 5,5 milyar sterlin ayırmıştır. Sadece bu yatırım alternatif enerji kaynaklarına verilmesi gereken önemi göstermektedir.
Türkiye de birçok üniversitemiz de Enerji Mühendisliği konusunda lisans ve doktora eğitimleri verilmektedir. Üniversitelerimiz de yenilenebilir enerji kaynakları, enerji tasarrufu, enerjinin verimli kullanılması ve enerjinin yönetimi alanlarında bilimsel çalışmalar yapılmakta danışmanlık hizmetleri sunulabilmektedir.
Yeşil enerji olarak da adlandırılan yenilenebilir Enerji yatırımlarının yaygınlaşmasıyla Enerji Mühendisi ihtiyacının yakın gelecekte 200 binden fazla olacağı öngörülmektedir. Enerji konusunda dışa bağımlılığımız göz önüne alındığında ülkemiz için Alternatif Enerji Yatırımları ve Alternatif Enerji Mühendisliği daha da önem kazanmaktadır.

Denizcilik – Gemi Mühendisliği

Üçte ikisi denizlerle kaplı dünyamızda gemiciliğin askeri ve lojistik anlamda stratejik önemi vardır. Ülkemizde denizcilik bilincinin gelişmesi ve denizciliğin öneminin anlaşılmasını teminen Bahriye vekilliği kurulmasını müteakiben Türk denizciliğinin imkânlarını genişleten Kabotaj Kanunu 1 Temmuz 1926 günü yürürlüğe girmiş ve akabinde yeni tersanelerinin inşasına başlanmış mevcut tersaneler devletleştirilerek yeniden düzenlenmiş, İTÜ’de “Gemi İnsaniye” bölümü açılmıştır.
Bulunduğumuz coğrafyada ülkemiz avantajlı bir konumda olmasına rağmen uluslararası deniz ticaretinden yeterince pay alamamaktadır. Denizcilikten ve deniz ticaretinin avantajlarından yeterince yararlanabilmek için pek çok ülkenin yaptığı gibi denizcilik ve kabotaj taşımacılığı bir devlet politikasıyla teşvik edilmeli, akademik alanda gelişimine katkıda bulunulmalıdır.
Denizcilik ve Gemi endüstrisi yoğun emek isteyen bir işgücü gerektirdiğinden istihdam alanı geniş ve ileri teknolojik kabiliyetleri destekleyen bir sektör olarak kalkınmada önemli rol üstlenmektedir. Deniz Harp Okulu, İTÜ, YTÜ, KTÜ gibi üniversitelerimizde Gemicilik ve Gemi İnşaat Mühendisliği eğitimleri verilmekte, çeşitli üniversitelerimizde de Denizcilik ve Su Ürünleri alanlarında akademik eğitim verilmektedir. Yaygın eğitim yöntemleriyle de Gemi Adamlığı Sertifikası verilmektedir

Geniş istihdam alanına sahip Denizcilik ve Gemiciliğin ülkemizde yaygınlaşması halkımızın denizlerimizden daha fazla yararlanmasını teminen denizciliğin geliştirilmesi elzemdir. Ulu önder Atatürk 1 Kasım 1927 tarihinde TBMM açılışında yaptıkları konuşmada; “En güzel coğrafi vaziyette ve üç tarafı denizlerle çevrili olan Türkiye: endüstrisi, ticareti ve sporu ile en ileri denizci millet yetiştirme kabiliyetindedir. Bu kabiliyetten istifadeyi bilmeliyiz denizciliği Türk’ün milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız” diyerek konunun önemini ifade etmiştir.

YOLSUZLUKLAR

Yolsuzluğun uluslararası ölçekte farklı tanımları olmakla beraber genel olarak “kişisel menfaat elde etmek amacıyla görevin kötüye kullanılması” diye ifade edilmektedir. Yolsuzluğun etik açıdan büyüğü küçüğü yoktur, her durumda yolsuzluğun yaygınlaşması kişilerde ve toplumda yozlaşmayı ifade eder. Kamu yönetimin önündeki en büyük engellerden biri olan yolsuzluk genel bir tanım olarak rüşvet, zimmet, irtikâp, sahtecilik, kayırmacılık, yetkiyi kötüye kullanma gibi birçok usulsüz faaliyeti kapsar.
Yolsuzluk sadece çıkar amacı taşıyan bir olgu değildir, nemelazım gibi anlayışlarla bir usulsüzlüğe haksızlığa göz yummak da toplumsal dejenerasyon nedeniyledir. Yolsuzluklar sadece ülkemizin değil tüm dünyanın sorunudur. Yolsuzluğun her şekli yasal olarak suç ve ahlaki olarak toplum önünde ayıplandığından yolsuzluğun ekonomik boyutunu yansıtmak çok güçtür, mahkemelere yansıyan ve sonuçlanan davalarla da gerçek yolsuzluk boyutunu belirlemek mümkün görülmez.
Merkezi Berlin’de bulunan Transparency International isimli Uluslararası Saydamlık Örgütü yolsuzluğa karşı farkındalığı artırmak amacıyla her yıl ülke insanları ve şirketlerin üst düzey yöneticilerine yönelik anketlerle hazırladığı ülkelere göre yolsuzluk algılama endeksi yayınlıyor. Yolsuzlukların en fazla olduğu ülkelere “0” ve yolsuzluğun hiç olmadığı ülkelere verilen “10” endeks puanı sıralamasına göre Dünya Yolsuzluk Algılama Endeksinde 2009 yılında 180 ülke arasında 4,4 puan ile 61. sırada yer alan Türkiye 2010 yılında 178 ülke arasında yine 4,4 puan ile 56. sırada yer almıştır.

178 ülkeyi kapsayan 2010 Dünya Yolsuzluk Algılama Endeksine göre Danimarka (9,3), Yeni Zelanda (9,3), Singapur (9,2), Finlandiya (9,3), İsveç (9,2) ile ilk 5 sırayı alırken, son 5 ülke; Somali (1,1), Afganistan (1,4), Myanmar (1,4), Irak (1,5), Sudan (1,6), olmuştur. Sıralamada 6. Kanada (8,9), 15. Almanya (7,9), 17. Japonya (7,8), 20. İngiltere (7,6), 22. ABD (7,1), 25. Fransa (6,8), 30. İspanya (6,1) 39. Kore (5,4), 67. İtalya (3,9), 78. Çin (3,5), 154. Rusya (2,1) yer almıştır.
Yolsuzlukların birçok nedeni olmakla beraber en yaygın veya en az olduğu ülkeler arasında, gelişmişlik demokrasi ekonomik sistem bakımından büyük farklılıklar vardır. Devletçilik anlayışının hâkim olduğu karmaşık mevzuatlar bürokratik formaliteler yoğun kırtasiye rüşvet çarkını devreye sokarken kayıt dışı ekonomik faaliyetlerde yolsuzlukları tetiklemektedir.
Kayıt dışı ekonomik faaliyetler illegal veya legal kişilikler üzerinden gerçekleştirebilmektedir. İllegal örgütlenmelerle kumar, fuhuş insan ticareti her tür kaçakçılık, fikir ve sanat eserlerinin kopyalanması yöntemleri kayıt dışı faaliyet kapsamındadır. Legal kuruluşlar ise özel sektör, kamu ve sivil toplum örgütleri aracılığıyla yapılan usulsüzlükler ile elde edilen kayıt dışı gelirleri kapsamaktadır.
Küçük işletmelerin vergi ve sosyal güvenlik gibi benzeri yükümlülüklerden kurtulmak amacıyla ekonomik faaliyetlerini mümkün mertebe kayıt dışı tutması, kamuda rüşvet irtikâp ve yolsuzlukla elde edilen haksız kazançlar ile dernek, sendika, vakıf ve gönüllü kuruluşlar gibi bazı sivil toplum örgütü faaliyetlerinin kötü amaçlı kullanılmasıyla da kayıt dışı kazanç elde edilebilmektedir.
Bu faaliyetler sonucu elde edilen çok büyük miktarları bulan gelirler yabancı banka hesaplarında tutulurken kara para aklama yöntemleriyle bu paralar yasal ekonomiye katılmaktadır. Kara para ile büyük ekonomik güce ulaşan yasadışı örgüt ve kişiler sahip oldukları güç ile ekonomiye ve siyasal sisteme etki edebilmekte devletin yapısını zedeleyebilmekte, olumsuz sosyopolitik etkiler sonucu kayıt dışı ekonomi kendi kendini besler hale gelebilmektedir.

Dünyada kayıt dışı ekonominin 7–8 trilyon dolar büyüklüğünde olduğu ve her yıl yaklaşık 100 milyar dolar arttığı tahmin edilmektedir. Kayıt dışı ekonominin GSMH’ya oranı ABD’de %12,5, İngiltere’de %13,5, Japonya’da %12, İtalya’da %26 olduğu ülkemizde %40 dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Örneğin 2001 yılı ekonomik krizinde batık bankalar nedeniyle 12 milyar dolar harcanırken, Sağlık Bakanlığı bütçesi 1,8 milyar dolardır. Kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin toplumsal yozlaşmanın yanı sıra ekonomik, sosyal ve siyasal sistemleri tehdit eder hale gelmesi kara para ve kayıt dışı ekonomik faaliyetlere karşı uluslar arası dayanışma ve işbirliğini zorunlu hale getirmiştir.
Ekonominin küreselleşmesi, bankacılık alanında kullanılan teknolojik gelişmeler uluslar arası suç örgütlerinin küresel ölçekte çok önemli ekonomik güç haline gelmesiyle organize suçlarla mücadele ülkelerin kendi iç sorunları olmaktan çıkmış uluslar arası boyut kazanmıştır.
Özellikle kara para aklanmasında suç örgütlerinin denetimlerin kısıtlı ve uluslar arası işbirliğinin az olduğu ülkeleri tercih etmesi ülkeleri küresel işbirliğine yönlendirmiş bu amaçla 1980 yılından itibaren bankacılık ve ekonomik faaliyetlere ilişkin bir dizi tavsiye kararları alınmış kara para aklanmasının, kaçakçılık ve kayıt dışı faaliyetlerin önlenmesine yönelik sözleşmeler yapılmıştır.

Türkiye’nin de taraf olduğu bu karalardan en önemlileri 1988 Viyana Konvansiyonu ve 1990 Strazburg Konvansiyonudur. Viyana Konvansiyonunda uyuşturucu madde kaçakçılığının tüm yönleri ve kara para aklama yöntemleri ayrıntılı olarak rapor edildikten sonra kara para aklamanın suç sayılması ve bu paraların müsaderesi öngörülmüş, bankaların sır saklama yükümlülüğünün suçluların yargılanması aşamasında anlaşmaya taraf devlet mahkemelerinin bankalardan mali ve ticari raporları alabilmeleri istenmiştir. Strazburg Konvansiyonunda; Viyana Konvansiyonunda tanımlanan uyuşturucu madde kaçakçılığına karşın öncül suçları kapsayacak şekilde genişletilmiş bankacılık, hukuk sistemi ve ekonomik önlemlere ilişkin öneriler getirmiştir.
Ayrıca kayıt dışı ekonomik faaliyetlerle uluslar arası suç örgütlerinin, terörizmin finans kaynaklarının engellenmesi, kayıt dışı tüm ekonomik faaliyetleri kapsayan mali önlemler Birleşmiş Milletler, OECD ve Avrupa Konseyi; FATF gibi kararlarıyla tüm ülkelere tavsiye edilmiş yahut sözleşmeye bağlanmıştır. Bu kararlar; şeffaf yönetim anlayışı, hükümet ve iş çevrelerini kapsayan caydırıcı kültürel anlayış, yolsuzlukla mücadele önlemleri, yargının bağımsızlığı ve yargı kararlarının uygulanmasını sağlayan etkin bir adli sistem, hâkim ve savcılar için yüksek ahlak ve mesleki yükümlülükleri kapsamaktadır.

Türkiye, uluslar arası anlaşmalara taraf olarak bu konularla mücadele etme isteğini ortaya koymuştur. Türkiye, gerek zaruretinden gerekse taraf olduğu uluslar arası anlaşmalar gereği kayıt dışı ekonomik faaliyetler ve kara para aklanmasıyla etkin mücadele kapsamında 1996 yılında 4208 sayılı kanunu çıkarmış, Türk mevzuatında tanımlamış, Maliye Bakanlığı bünyesinde Mali Suçları Araştırma Kurulu MASAK adıyla uzman bir kuruluş oluşturmuştur.
4208 sayılı kanuna ilaveten 4422 sayılı çıkar amaçlı suç örgütleriyle mücadele kanunu çıkarılmış kayıt dışıyla mücadele faaliyetleri, suç kapsamının genişlemesi ve uygulamada ortaya çıkan aksaklıkların önlenmesini teminen ilave yasal düzenlemeler de gerçekleştirilerek Türk Ceza Yasasına ciddi önlemler konulmuştur. Öncül suçların tanımlanması ve cezai karşılıklarının konulması, suç gelirlerinin müsaderesi, finans kuruluşlarına şüpheli işlemleri bildirme mecburiyeti, kara para aklanmasına ilişkin önlemler ve bu kapsamda uluslar arası kuruluşlara üye olmak, şeffaf devlet yaklaşımıyla vatandaşlara bilgi edinme hakkı, kamu çalışanlarına yönelik Etik Yasası ile toplumda güvensizlik oluşturan durumların ortadan kaldırılması amaçlanmıştır.

Yolsuzluk kavramının sosyolojik bakımdan kültürel algısı, toplumların ayıp ve ahlak ölçülerinin aleyhte kültür çarpışması ile erozyona uğraması sonucu bazı kesimlerde, kamu gücüne sahip olanın menfaat elde etmesi hak olarak görülebilmektedir. Örneğin; parayı veren düdüğü çalar – üzümünü ye bağını sorma – bana dokunmayan yılan bin yaşasın – devletin malı deniz yemeyen domuz – at binenin kılıç kuşananın – gibi birçok yaygın atasözü, Fuzuli’nin “selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” ünlü deyişi ile göstermektedir ki rüşvetin toplumsal yaşamımızla tarihsel bağı vardır. Demokratik sorunları olan siyasal yapı, devlet kontrolündeki ekonomi yönetim sistemi, bağımsız ve adil bir hukuk düzeninin kurulamaması, siyasal dokunulmazlıklar gibi yolsuzluklara açık yönetim sistemiyle, kamu yetkisinin çıkar amaçlı kullanılması yerine yasama ve yürütme gücünü elinde bulunduranlar kendi çıkarlarına uygun düzenlemeler yapabilmektedir.

Bu gibi yaklaşımlarla yolsuzlukla mücadeleden etkin sonuç alınamayacağı aşikârdır. Dürüst görev anlayışına sahip çalışanlara iş yerinde mobbing uygulanması, terfi etmesinin önlenmesi önünün kesilmesi, hak aramanın zorlaştırılması, kamuda ölçüsüz siyasal kadrolaşma, halkın bin bir güçlükle ödediği kamu kaynaklarının ulusal kalkınma ve toplum refahında kullanmayıp karmaşık biçimde israf edilmesi sonuçta vatandaşla devletin arasını açacak yolsuzluk ve yozlaşma daha fazla kronikleşecektir.

Ne Yapmalı?

Genel olarak gelişmekte olan ülkelerde yolsuzlukların yaygın olduğu ve Türkiye’de de yolsuzluk için uygun ortam ve koşulların bulunduğu bilinmektedir. Yolsuzluğun sıfırlanması mümkün olmasa da en asgari düzeye indirilmesi temel hedef olmalıdır. Devlet vatandaşına güvenmeli ve bunu mevzuatlara yansıtmalıdır.
Yolsuzluğu engellemek için halkın kontrolü değil, sisteme otokontrol uygulanmalı rüşvet ve yolsuzluğa fırsat oluşturan mevzuat ve işlemler izlenerek önlemler geliştirilmeli usulsüzlüklere karşı halkla işbirliği yapılmalı ve yerel yönetimler reorganizasyondan geçirilmelidir. Politika bir güvenlik şemsiyesi ya da menfaat kapısı ya da bazı kamu görevleri için pozitif ayrımcılığa vesile olmamalıdır. Politika, ülke için idealist fikir sahiplerinin yarışacağı arena haline getirilmelidir.
Yargı, denetim ve istatistik mekanizmaları politik müdahalelerden uzak, şeffaf, bağımsız statüye tabii olmalı, araştırma ve denetimleri izne tabi olmamalıdır.
Yatırımların denetimi için Teknik denetim mekanizmaları kurularak kamu yararı gerekliliği teknolojik durumun uygulamaya yansıması, analitik inceleme tekniğiyle hesap denetimi birlikte yürütülmelidir. Gelişmiş ülkelerde oluşturulmuş ve başarılı Yolsuzlukla Mücadele Kuruluşlarının örgütsel yapıları uygulamaları örnek alınmalıdır. Her türlü yolsuzluklara verilecek cezalar caydırıcı nitelikte olmalıdır. Yolsuzlukla mücadelede en önemli unsur siyasi otoritenin kararlı olması tavizden kaçınması ve bürokraside liyakati önemsemesidir.

Yolsuzlukla mücadelede eğitim de ihmal edilmemeli yeni nesiller dürüst faziletli bilinçli yurttaş şuuruyla yetiştirilmelidir.

ESNAF ve SANATKÂRLAR

Ülkemizde toplam işletmeler içinde %98, toplam istihdam içinde %60, toplam üretim içinde %37, toplam yatırım içinde %26’lık paya sahip olan Esnaf ve Sanatkârların GSMH içindeki payına ilişkin bir veri bulunmamakla birlikte Türkiye de sosyoekonomik hayatın en önemli kesimini oluşturan esnaf ve sanatkârların sorunları çözülmeden hiçbir sorun çözülemeyecektir.
Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK)’in Esnaf ve Sanatkâr Raporuna göre Ekim 2008 itibariyle Türkiye de 491 meslek kolunda TESK’e kayıtlı 1.9 milyon (Türkiye genelinde tahmini 5 milyon) esnaf ve sanatkâr toplumun her kesimine hizmet vermesine rağmen ihtiyaç hissettikleri hizmetleri almakta oldukça sıkıntı yaşamaktadırlar. Meslek Odalarının kuruluş ve teşkilatlanmalarına ilişkin yasalar çerçevesinde farklı meslek odalarına kayıtlı esnaf ve sanatkârlara yönelik kesin istatistikî bilgiler elde edilememektedir. İstatistik bilgilerin koordine edilememesi ise esnaf ve sanatkârları sorunlarına ilişkin verileri tam olarak yansıtmaktan yoksun bırakmaktadır.
Toplumsal yapının dinamiğini oluşturan sosyal dengenin güvencesi esnaf ve sanatkârların sorunlarına ilgisizlik önce ekonomik zafiyetlere sonra sosyal sorunlara ve toplumsal yapının deformasyonuna yol açacaktır.
TC Sanayi ve Ticaret Bakanlığınca Esnaf ve Sanatkârlar Değişim, Dönüşüm, Destek (3D) Strateji Belgesi ve Eylem Planı (ESDEP) çerçevesinde başlatılan Esnaf ve Sanatkârlarımızın sorunlarına çözüm getirmesi beklenen planlara katkıda bulunmak amacıyla Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Teknoloji Araştırma Merkezimizce (TEKAM) yapılan çalışmalarda aşağıdaki hususlar tespit edilmiş ve çözüm önerilerinde bulunulmuştur.

Küreselleşmeden Olumsuz Etkilenmektedirler

Gümrüksüz ithalat küçük üreticileri olumsuz etkilemekte küresel şirketlerle rekabet edebilme şansları bulunmamaktadır. Alış Veriş Merkezlerinin (AVM) albenisine kapılan tüketicilerin alışveriş tercihlerinin öncelikle AVM’ler olması da olumsuz bir etken olarak karşılarına çıkmaktadır.
Hiper ve grosmarketlerin piyasa paylarındaki artış, sadece bakkalları değil, kasap, manav, kuruyemişçi, şarküterici, ayakkabıcı, kırtasiyeci ve benzeri 80'e yakın meslek grubunda faaliyet gösteren esnafımızı da olumsuz yönde etkilemektedir.
Selçuklu ve Osmanlı şehir hayatında önemi yer tutan Bedesten ve Kapalıçarşılar günümüz AVM’lerinin temelini teşkil etmektedir. Ancak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Bedesten ve Kapalıçarşı Esnaf ve Sanatkârlarının diğerlerinden ayrıcalıklı olmaması haksız rekabet oluşmasını önlüyordu.
Ülkemizde perakende emtia satıcılarının yaygınlaşması yeni pazarlama teknikleri promosyonlarla tüketicilerin sürekli özendirilmeleri alışverişin tutku haline getirilmesi başta ekonomistleri olmak üzere devletimizi yönetenleri de kaygılandırmalıdır. Bugün ülkemizin ihtiyacı, bilim ve teknoloji ağırlıklı üretim, sanayileşme ve marka oluşturarak dünya ile rekabet edecek girişimcilerdir. Özellikle son yıllarda yakamıza yapışan rant ekonomisi ile "girişimcilik" büyük yara almışken ve dünyanın sınai ve ticari gelişiminde ülkemizin payı azalırken, sanayici ve girişimcilerin, kaynaklarını böyle alanlara yöneltmesi üzücüdür. Bunun, ülkemiz açısından kaynak israfı anlamına geldiği, ekonomik olmadığı açıktır. Sanayici ve girişimcilerimizin, içerisinde bulunduğumuz bilgi çağında, bilgi ekonomisini geliştirmek, teknolojik standartları yükseltmek, çağa ayak uydurmak, bu konuda öncülük yapmak yerine, küçük sermayeleriyle faaliyet gösteren esnafımızla rekabete girişmeleri mikro açıdan adil değildir, makro açıdan akılcı değildir.

Esnaf ve sanatkârlarımızın ortaklık bilinciyle hareket etmeleri girişimcilik ve inovasyon konularında bilinçlendirilmeleriyle markalaşıp kurumsallaşmalarının yolu açılacaktır. Bu hususta öncelikle Esnaf ve Sanatkâr Odalarının etkin faaliyetleri ile Devletimizin yapısal düzenlemelerine gereksinim vardır. Esnaf ve Sanatkârların “Bavul Ticareti” olarak nitelendirilen ölçekte küçük çaplı ithalat ihracat yöntemleriyle de rekabet alanı genişletilebilmelidir. Büyük sermaye sahiplerinin devletimizce ülkemizin ihtiyacı olan yatırımlara yönlendirilmesi ve özendirilmesi de sayısız faydalarının yanısıra alt ve üst gelir gruplarının çatışmasının önüne geçecektir.

Ülkemizde ki Gelir Dağılımından Olumsuz Etkilenmektedirler

Ülkemizde çalışan kesimin çoğunlukla asgari ücret düzeyinde veya düşük ücretle asgari geçim şartlarında yaşam sürdürüyor olması da esnaf ve sanatkârların satışlarını olumsuz etkilemektedirler.
Bu durum birçok esnafın “veresiyecilerden başka müşterimiz kalmadı” şeklinde sızlanmasına yol açmış ve veresiye defterlerinin alacak hanesinde tahsili güç rakamlarda artış sağlamıştır. Kar marjı düşük esnafın komisyon ödeyerek kredi kartları ile satış yapmaktan kaçınması doğal karşılanmalıdır.
Kredi kartı ile satış anlaşmasında Bankaların büyük mağazalar ile küçük esnaflara karşı ayrımcı tutumu ise esnaf ve sanatkarlar için handikap oluşturmaktadır. Rekabet Kurumunun bu gibi haksız rekabet ortamları oluşturulmasına da önleyici tedbirler alması beklenmektedir.

Mevzuat Bürokrasi Vergi ve Sosyal Güvenlik Uygulamaları

Ekonomik ve sosyal dengeler ile tüketicilerin korunması, trafik ve çevre sorunlarının önlenmesi bakımından Büyük Mağazaların faaliyetlerinin bir kurala bağlanması gereklidir. T.C. Anayasasının 173'üncü maddesi, "Devlet esnaf ve sanatkârı koruyucu ve destekleyici tedbirleri alır" şeklinde emredici bir hüküm içerdiği halde Türkiye, Anayasalarında böyle bir hüküm dahi bulunmayan Avrupa ülkelerinden çok geride kalmıştır. Şirket kurmak için 10 kalem evrak talep edilirken bir dükkân açmak için 17 kalem evrak talep edilmektedir.

Örneğin; Bir AVM yahut grosmarket Pazar ve diğer tatil günlerinde kanun gereği serbestçe faaliyetini sürdürebilirken bir esnafın Pazar ve tatil günleri için belediyelerden özel izin alma zorunluluğu vardır.
Esnaf ve sanatkârlar ile esnaf ve sanatkâr meslek kuruluşlarının yararına yönelik olarak 507 ve 5362 sayılı Esnaf ve Sanatkâr ve Meslek Kuruluşlarına ilişkin kanun ve ilgili 6762 sayılı Türk Ticaret Yasası ve 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Odalar ve Borsalara ilişkin kanunlarda gerekli ve beklenen değişiklikler gerçekleştirilerek günümüz koşullarına göre düzenlenmelidir.
Esnaf ve Sanatkârlar, yasal tanımıyla; geliri ancak geçimini temin edecek kadar az olan toplumsal kesimdir. Esnaf ve Sanatkârları destekleme politikalarının amacı, hedef ve ilkeleri, gelişmiş ülkelerinkinden farklı olarak belirlenmek durumundadır.
Destekleme politikalarının temel amacı; yapısal dönüşümden zarar gören toplumsal kesimlere destek vermek, onları üretken kılmak ve rekabet üstünlüğü kazandırmak olmalıdır. Ülkemiz koşullarında bu kesimi oluşturan 5 milyon meslek erbabının yaklaşık 2 milyonluk bölümünü, esnaf ve sanatkâr yanında çalışan çırak, kalfa ve usta statüsünde olup İş Kanunu kapsamı dışında çalışan ücretli kesim oluşturmaktadır.

Uygarlıklar tarihi, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerin de tarihidir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan bilgi toplumuna dönüşüm uygarlık düzeyinde birer sıçramadır. Sanayileşme ile birlikte ortaya çıkan kitlesel üretim, ticarette büyüme ve entegrasyon sürecini başlatmış, bu gelişmeler de geleneksel esnaf ve sanatkar kesiminin önem ve fonksiyonlarını azaltmıştır. Giderek güç kaybeden ve piyasadan çekilen bu kesimin yaratabileceği benzeri sosyal sorunların önlenebilmesi için devletçe desteklenmesi gerektiği aşikârdır.
Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş süreci tamamlanıncaya kadar bu süreçten zarar gören toplumsal kesimlere devletin destek vermek zorunluluğu vardır. Bu destek, sanayileşme süreci tamamlanıncaya, tarım sektörüyle esnaf kesimi, yapısal dönüşümün koşullarına uyum sağlayıncaya, yeni ekonomik paylaşım ve kitlelerin yapılanması yeniden tamamlanıncaya kadar devam etmek durumundadır. Esnaf ve Sanatkâr kavramı ekonomik olmaktan ziyade sosyal bir anlam içerir ve bu meslek grubu daha çok, ekonomideki mikro kaynakları değerlendirerek kaynak israfını önleyen bir kesimdir.

Esnaf ve Sanatkârlar, aynı zamanda küçük boyutlu işletmeler formunda olduğu için genellikle KOBİ'lerin sahip olduğu esneklik ve koşullara uyum avantajına da sahiptirler.

Finansal Yetersizlik, Planlama ve Pazarlama Stratejilerinden Yoksunluk

Esnaf ve Sanatkârların küçük sermayeleriyle geleceğe yönelik planlama yapamamalarının nedeni öncelikle finansal yetersizlikleridir. Bilgi eksiklikleri onları pazarlama stratejilerinden de yoksun bırakmaktadır.
Esnaf ve sanatkârlar için düşük faizli kredi desteği, bu kesimin üretimini artırıcı, rekabet gücünü geliştirici bir araç olmalıdır. Ülkemizde esnaf ve sanatkârlara yönelik olarak sürdürülen kısmi düşük faizli kredi uygulamaları, üretimi ve üretkenliği artırma gibi özel bir amacı bulunmayan, sosyal yanı ağır basan uygulamalar niteliğindedir.
Yapılması gereken, bu toplumsal kesimi, düşük faizli ve sosyal amaçlı kredi uygulamalarıyla desteklemenin yanı sıra, onları girişimciliğe teşvik etmek, sanayi toplumunun yeni üretim sektörleri ile katma değeri yüksek yeni mal ve hizmet üretimlerine yönlendirmek olmalıdır.
Esnaf ve Sanatkârlar paranın müşterisi değil girişimciliğin kaynağı olarak değerlendirilmeli, destek kredileri ilgili kamu kurumlarının kontrolünde esnaf ve sanatkârların yararına tedbirlerle kontrollü kullandırılmalıdır. Ayrıca eğitimli gençler ve kadınlar olmak üzere girişimcilik desteklenmeli, girişimcilere yönelik mikro kredi ve hibe mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Mesleki Eğitim ve Teknolojik Bilgi Eksikliği

Üretimde ileri teknoloji kullanılmaya başlanılmasıyla geleneksel yöntemlerle yapılan ve daha çok kişisel becerilere dayanan üretim, günümüzde yüksek teknolojinin kullanıldığı fabrikasyon yöntemlerle yapılmaktadır.
Bilgi ve teknolojideki değişime paralel olarak “küreselleşmeyle gelen artan çeşitlilik baskısı, Uzak Doğu özellikle Çin’den gelen maliyet yönlü fiyat baskısı ve Avrupa Birliği (AB) uyum süreciyle gündeme gelen standardizasyon/kalite baskısı” da esnaf ve sanatkârları güç durumda bırakmaktadır.
İstihdam ve eğitim arasındaki bağın yeterince kurulamaması ve mesleki eğitimin işgücü piyasasının ihtiyaçları doğrultusunda verilememesi, insan gücü niteliği ile işgücü piyasasının talebi arasında dengesizliklere yol açmaktadır. Bu durum, eş zamanlı olarak hem işsizliğe, hem de boş iş pozisyonlarına neden olduğundan mesleki eğitimin işgücü piyasasının talepleri doğrultusunda biçimlendirilmesine önem verilmelidir.
Mesleki ve teknik eğitim; kişilere, ilgi, istek ve kabiliyetleri doğrultusunda, iş hayatında geçerli bir meslek öğretmek için gerekli bilgi beceri ve iş alışkanlığı kazandırma ve kişinin yeteneklerini geliştirme sürecidir. Ülkemizde mesleki eğitim 3308 sayılı Mesleki Eğitim Kanunu çerçevesinde yürütülmektedir. 3308 sayılı kanun gereğince mesleki eğitim almanın üç yöntemi bulunmaktadır.
-Örgün Mesleki Eğitim: Okul ağırlıklıdır. Meslek lisesi, Teknik lise vb. mezunları teknisyen diploması alır, ustalık belgesi almak için ustalık sınavına girmek zorundadırlar. -Yaygın Mesleki Eğitim: İstihdam için gerekli yeterliliğe sahip olmayanlara iş hayatında istihdam imkânı olan görevlere hazırlamak amacıyla düzenlenen Meslek kurslarıdır. Halk Eğitim Merkezleri, Olgunlaşma Enstitüleri, Özel dershane kurs, Pratik Sanat Okulları, Açık lise mesleki ve teknik açık öğretim ile Bilim ve Sanat Merkezlerinde her yaş grubundan insanlara değişik tür ve nitelikte eğitim ve sertifika veren kurumlardır.
-Çıraklık Eğitimi: Yaygın eğitim içinde kabul edilse de 3308 sayılı yasada üçüncü bir mesleki eğitim yolu olarak ele alınmıştır. Çıraklık eğitimi, ikili eğitim olarak da adlandırılmaktadır. Daha çok işletme ağırlıklı eğitim olup gençleri iş yaşamına hazırlamakta, eğitim sonunda kalfalık, ustalık ve usta öğreticilik belgelerine ulaşılabilmektedir.
Esnaf ve sanatkârların sorunlarına çözüm amacıyla Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu (TESK) ve Esnaf ve Sanatkâr Odalar Birliği (ESOB) ile bağlı konfederasyon ve alt teşkilatları kamu ve özel kurum kuruluş temsilcilerinin katılımıyla sonuncusu 1998 yılında olmak üzere 7 şura toplamış, geleceğe yönelik plan ve politikalar geliştirmişlerdir.
Şura kararları çerçevesinde Meslek Eğitimi Danışmanlığı Birimleri (MEDB) oluşturulmuş ve MEDB’nin çalışmaları çerçevesinde 1991 yılındaki yasal düzenlemelerle İşletmeler üstü Eğitim Merkezleri (İÜEM) veya diğer yaygın adıyla Mesleki Eğitim ve Teknoloji Merkezleri (METEM) adıyla 15 ilimizde üçü kiralık binada olmak üzere 2002 yılına kadar16 Mesleki Eğitim Merkezi kurulmuştur. METEM’lerde Tesviyecilik, CNC, Elektrikçilik, Oto Tamirciliği, Otelcilik, Teknoloji Yönetimi vb. eğitimler ileri seviyede aşağıda sıralanan hizmetlerle sunulmaktadır.

• İşletmeler üstü pratik eğitim,
• Usta öğreticilik eğitimi,
• Esnaf ve sanatkârlara yönelik ileri meslek kursları,
• Proje çalışmaları,
• Çıraklık eğitimine başlayacaklar için mesleğe yöneltme ve danışmanlık hizmetleri,
• Çıraklık eğitimi için pratik eğitim programları ile öğretim materyallerinin geliştirilmesi,
• Esnaf ve sanatkâr kuruluşlarında görevli personelin hizmet içi eğitimi,
• Yeni teknolojilerin esnaf ve sanatkârlara ulaştırılmasına yönelik yayınlar,
• Mesleki ve teknik öğretim alanında konferans, panel düzenlenmesidir.

Ayrıca 3308 sayılı yasa kapsamı dışında kalan esnaf ve sanatkâr kapsamında bulunan meslek dalları ve proje bazında girişimcilik eğitimleri de MEDB organizesiyle düzenlenmektedir.
Şura kararları çerçevesinde İşyeri Denetleme ve Danışmanlık Grupları (İDDG) oluşturulmuş, çalışma usul ve esasları belirlenmiş, bir meslek öğretmeni gözetiminde işyeri ziyaretleriyle denetim danışmanlık ve eğitim hedeflenmiş ancak atıl kalmıştır.
Esnaf ve sanatkârların mesleki eğitim ve danışmanlık hizmeti alacağı pek çok kurum ve kuruluş bulunmasına rağmen kurumsallaşmış tek bir merkezden söz edilememektedir. Hangi eğitimi nereden hangi konuda nereye danışacağını bilmeyen esnaf ve sanatkâr naçar kaldığında çareyi ya meslek büyüklerinde yahut güvendiği arkadaşlarında aramaktadır.
Tüm meslek okullarının danışmanlık ve denetim merkezleri aynı çatı altında toplanarak ortak stratejiyle yeni bir kurumsal kimliğe sahip olmalıdır. Kamu ile Esnaf ve Sanatkâr teşkilatlarının iştirakiyle Mesleki Eğitim Danışmanlık ve Denetim Merkezi (MEDDEM) vb. bir isimle oluşturulacak böyle bir kurumsal yapının etkin çalışması sonucu öncelikle esnaf ve sanatkârların yararına önemli gelişimler sağlanacaktır.
MEDDEM vasıtasıyla Mesleki Eğitimlerle çıraklık kalfalık ustalık diplomaları verilebileceği gibi Esnaf ve Sanatkârlara yönelik hem doğrudan mesleklerini geliştirmeyi hem de teknolojik gelişmelere yönelik teknik eğitimlerin yanısıra periyodik uyum kursları düzenlenmeli ayrıca bölgesel kriterler eğitim programlarında gözetilmelidir. Eğitimlerde SWOT analizleri yaptırılarak esnaf ve sanatkârların işyeri yönetim paradigması geliştirilmelidir.
Esnaf ve Sanatkârların tümünün ortak olarak almaları gereken işletme yönetimi, pazarlama, satış teknikleri, halkla ilişkiler, kalite, verimlilik, inovasyon, girişimcilik, finansman, vergi, kümelenme, ortaklık, mevzuat, Avrupa Birliği kaynakları vb. konularında yapılacak iş geliştirmeye yönelik eğitimlerin verilmesine ilişkin tedbirler alınmalı, küçük işletmelerin yaşam süreci izlenebilmeli ihtiyaç duyulan hususlarda danışmanlık hizmeti verilebilmelidir.
Bu kurumlar diğer kamu kurum ve eğitim kuruluşlarıyla koordineli çalışmalı, MEDDEM bünyesinde oluşturulacak Danışmanlık Büroları tüm meslek kollarında müracaat almalı, kurumun Denetim gücü yaptırım yetkisiyle sağlanmalıdır.

Esnaf ve Sanatkârların Handikapları


Bir aileyi hayırsız evlat
Bir şoförü aşırı hız
Bir yiğidi geçimsiz kadın
Bir esnafı asık surat yıkar
Usta ehli eli nasır tutandır
Gibi özdeyişler Esnaf ve Sanatkârlıkta güler yüz, tecrübe ve ustalığın önemini vurguladığı gibi esnaf ve sanatkârların içerisinde esnaf ve sanatkârlığın özünden uzak olanları da çarpıcı şekilde yansıtmaktadır. Esnaf ve sanatkârların keyfiyeti tüketici üzerinde en olumsuz etken olarak durmaktadır.
Türk esnaf ve sanatkârlarının ahilik geleneğine dayandırılmasına rağmen ahiliğin önemli meziyet ve gereklerinden sayılan marifet, lütuf ve kanaatkârlıktan uzak zihniyetlere sahip esnaf ve sanatkârların varlığının zararları diğerlerine de sirayet edebilmektedir. İnsanlar alışveriş yaptıkları esnaflardan sırf somurtmaları nedeniyle uzaklaşıp, pazarlama tekniklerini kullanan güler yüzlü personel çalıştıran büyük mağazaları tercih etmekte yahut bir tadilat bir ustalık işi yaptıracak kişiler benzer nedenlerle kurumsal garantili hizmet veren işletmeleri tercih edebilmektedirler.
Esnaf ve Sanatkârlar hem kendilerini geliştirmeli kontrol edebilmeli hem de kendi içlerinde bir oto kontrol müessesesi oluşturmalıdırlar. Bu gibi handikapların önüne geçmek esnaf ve sanatkârların en önemli düsturlarından olmalıdır. Esnaf ve sanatkârlara ustalık belgesi ve işyeri açma izni verilirken de beceri yanısıra iyi ahlak da gözetilmelidir.

Ne Yapmalı?


Türk devlet geleneğinde önemli yer tutan Ahilik müessesesi, Türklerin yerleşik hayata geçmesi ve şehirleşmesinin de önemli unsurlarındandır. Abbasilerin Fütüvvet Teşkilatından esinlenilerek Şeyh Nasrettin Mahmut el Hoyi (Ahi Evran) Hazretleri tarafından 1205 yılında Kayseri civarında kurulan Ahilik Teşkilatının esasları günümüz şartlarında bile geçerliliğini korumaktadır.
Ahilik, 5 çekirdek ilkesi “Toplumsal Sorumluluk, Hizmette Mükemmellik, Ortak Yaşam, Dürüstlük ve Doğruluk” ile örnek bir toplumsal örgütlenme sunarak esnaf ve sanatkârlarımızın sorunlarına çözüm yollarını göstermektedir. Günümüzde Kayseri ve bazı illerimizde geçerliliğini koruyan Ahilik anlayışıyla iş hayatını sürdüren esnaf ve sanatkârlarımız ekonomik sosyal sorunları diğer bölgelerden daha kolaylıkla atlatabilmektedirler.
Örnek alınarak çözüm yolları geliştirebilmeyi teminen yerinde incelenmelidir. Temeli Ahiliğe dayanan Osmanlı Devlet düzeni uygulamasındaki Lonca Teşkilatı yapısı ise günümüz esnaf ve sanatkârların meslek odalarının yeniden örgütlenmesine örnek olacak niteliktedir. Lonca uygulamasında, her esnaf muhakkak bir Loncaya kayıtlı olur, Loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu. Bugünkü Tabipler Odası, Mimarlar Odası, Şoförler Cemiyeti gibi...
Her isteyen dükkân açamazdı. Dükkân açma hakkına Gedik denilir ve Gedik'e sahip olmak için Çıraklık, Kalfalık yapıp, Ustalık belgesi almak gerekirdi. Loncalar, İhtar, Maddi Tazminat, Dükkân Kapatma, Esnaflıktan Çıkarma, Dışlama gibi disiplin cezaları uygulayabiliyordu.

Anayasamızın 172. maddesi Tüketicilerin Korunmasını ve 173. maddesi ise Esnaf ve Sanatkârlarımızın Korunması hususunda emredici hüküm içermektedir. Ahilik teşkilatının hem tüketiciyi koruma hem de Esnaf ve Sanatkârların eğitimi ve teşkilatlandırma özellikleriyle, Türk devlet geleneğinde ve toplum yapısında önemli yer tutan Meslek Odalarının örgütlenmesinde ve kurumsal bir yapı oluşturularak Düzenleyici, Denetleyici ve Disiplin olguları göz ardı edilmeden Ahilik temelli Lonca Teşkilatı gibi etkin bir norma kavuşturulmalıdır. Kamusal Teşkilatlarımızın yasal ve kurumsal destekleriyle örgütlenmelidir

SONUÇ


Türkiye’nin sorunları bu araştırmada sıralanan altı başlıktan ibaret değildir.
Ancak bu temel sorunların çözümlenmesiyle diğer meselelerin çözümlerinin kolaylaşacağı kendiliğinden hal yoluna gireceğini düşünülmektedir.
Örneğin göçlerin çözümlenmesiyle; işsizlik sorunları azalacak, gelir dağılımında iyileşme olacak, halkın mantalitesi değişecek, eğitimde aşama kaydedilecek ve sonuç olarak nitelikli toplumsal gelişime önayak olurken, bilinçli toplum anlayışı her kademede yönetim ve hukuk sistemine yansıyacaktır.
Bunların çözümünün kaynakları ise terör, enerji sorunları ve yolsuzluklar nedeniyle israf olan kaynakların ekonomiye kazandırılmasıyla sağlanacaktır. Ülkemiz sorunlarının birbirini tetikleyen özellikleri birbirini çözen sinerjik bir açılıma dönüştürülebilir.

Değişim ve dönüşümler mutlak dirençle karşılanır, statükocu anlayış her zaman mevcut döngüyü sürdürmekten yanadır.
Ancak bu durum kamu yönetiminde nitelikli uzman kadroların değerlendirilmesi ve sahip çıkılması ile aşılabilir. Demokratik, sosyal ve hukuk sistemiyle yönetilen bir devletin vatandaşlarının en güvendiği kurum yıllardır silahlı kuvvetler oluyor ve devleti yönetenlerle diğer kurumlar bundan kendilerine bir pay çıkartamıyorsa, o zaman mantalite değişikliğine ihtiyaç var demektir.
Kamu vicdanında, yönetenler sadece yaptıklarından değil yapmadıklarından da sorumlu olmalıdır.
Türkiye küresel güçlerin dayatmalarından ve çıkar çevrelerinin yönlendirmelerinden sıyrılarak kendi dinamikleriyle ulusal yönetim modelleri geliştirecek iradeyi gösterdiğinde müreffeh devletler arasında olması gereken yerde olacaktır.


Bir adam ölebilir,milletler kurulur veya çökebilir;ama fikirler her zaman yaşar. John F. Kennedy